KİM KORUNUYOR, KİM KORUNMUYOR?
Ocak 30th, 2007 by goto
Değerli arkadaşlarım hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Yine üzüntülerle dolu ne yazık ki bir hafta geçirdik ve üzüntülerle dolu bir haftaya giriyoruz. Hatırlar mısınız ne zaman Güneş tutulsa bu memlekette bir deprem tartışması başlar. Güneş tutulmasından önce başlarız, Güneş tutulmasından sonra 15 gün devam eder. Bu eskiden beri olurmuş belki de gerçekten insanlığın böyle bir tecrübesi var. Yani Güneş tutulmalarından sonra böyle olaylar yaşaya yaşaya insanlığın böyle bir tecrübesi var. Onun için köylerde eskiden benim çocukluğumda da davul çalarlardı, teneke çalarlardı, gürültü çıkarırlardı güneş tutulması esnasında deprem ihtimalinden kurtulmak için. Şimdi modern çağdayız. Modern çağda davul çalmıyoruz ama bir şekilde gürültü çıkartmaya devam ediyoruz. Öncesinden sonrasına kadar 20 gün “Deprem olur mu olmaz mı?” tartışmaları yaşıyoruz televizyonlarda filan hatırlıyor musunuz? Hatırlıyorsunuz değil mi? Ben bu manzaraya güneş tutulması değil de akıl tutulması diyorum. Çünkü gerçekten durum bir akıl tutulması. “Güneş tutulunca davul çalarsanız deprem ihtimalini ortadan kaldırır mısınız?” Hayır kaldırmazsınız? Güneş tutulması ile deprem ihtimali arasında bir bağlantı belki vardır -bilim bunu bugün kanıtlayamıyor olsa bile- ki meselemiz bu değil. Ama açık olan bir şey var ki bu ihtimal varsa bile buna teneke çalarak, davul çalarak, gürültü çıkartarak bir şey yapamazsınız.
Türkiye’nin karşısında felaketler var, Türkiye’nin karşısında apaçık tehditler var ve hep birlikte gürültü çıkarıyoruz. Başbakan gürültü çıkarıyor, hükümet gürültü çıkarıyor, muhalefet gürültü çıkarıyor, vatandaş gürültü çıkarıyor ha bire teneke çalıyoruz. Ne oluyor kardeşim? Nedir bu akıl tutulması? Eğer bir şeyden şikayet ediyorsanız bir şeyi yanlış yapıyorsunuzdur. Bir derdiniz varsa bir şeyi mutlaka yanlış yapıyorsunuzdur. Yanlış yaptığınız şeyi düzeltin. Defalarca bu örneği verdim bıkmadan vermeye devam edeceğim. Karın ağrısı hastalık değildir. Karın ağrısı hastalığın sadece belirtisidir. Her karnı ağrıyan “karnım ağrıyor” diye aynı ilacı kullanırsa şifa değil dert sahibi olur. Çünkü karın ağrısının arkasında kanser mi vardır, ülser mi vardır başka bir şey mi vardır? O başka bir şey. O bir uzmanlığın, o bir akletmenin konusu. O düşünmenin konusu, o bilginin konusu. Onun içindir ki hastalığı ‘karın ağrısı’ diye bir yere varamayız. Karın ağrısını yaratan sebepler üzerine kafa yormak zorundayız. Ve orada o sancıyı yaratan şey neyse onu değiştirecek şeyleri hep beraber yapmamız gerekiyor. Yanlış yaptığımız şeyi değiştirmezse bir şeyi hep aynı şekilde yaparsanız sonuçları da hep aynı olur.
Bugünkü gazeteleri gördünüz mü? Bugünkü gazetelerde ’11 ay öncesinden Hrant Dink cinayetinin işleneceği emniyet muhbirleri tarafından emniyetin bütün düzeylerine bildirilmiş, en azından ilgili bütün düzeylerine rapor edilmiş. Duyum falan değil resmi rapor, resmi kayıt. 11 ay önce. 2 hafta önce ben bu kürsüden ne dedim? Hadi tehdidin nereden geleceğini bilmiyordunuz ama bu adamın sansasyonel bir hedef haline geldiğini görmüyor muydunuz? Bu adama yönelik bir teşebbüsün, bir tehdidin sadece bu şahsın kendisine değil, ülkenin itibarına, milletin huzuruna, ülkenin ekonomisine, milletin işine, aşına darbe vuracağını göremediniz mi? Ve iki hafta önce, bir hafta önce bu kürsüden bu adamı niye korumadınız? Bu adamı korumazken siz kimleri koruyorsunuz? İçişleri Bakanlığı demokratik ahlakla değerlendirdiğimde tam anlamıyla ahlaksızca bir cevap verdi. “Sayın Mumcu’yu teessüfle karşılıyoruz. Biz dün kendisine koruma verdik.” Mesele ben değilim. Bu kürsüde de söyledim. Buradan bir parça bunu “Mumcu, bana koruma verilmiyor.” diye aktaran basın mensuplarına da sitem ediyorum. Sözlerim ortada “mesele ben değilim” dedim. Seviyeyi göstermeye çalışıyorum. Kime koruma veriyorsunuz kardeşim? Kimi koruyorsunuz, nasıl koruyorsunuz? Bu ülkenin insanlarının verdiği vergilerle, bu milletlin kursağından keserek, çoluğunun çocuğunun rızkından keserek verdiği vergilerle maaşı ödenen polis memurları bu ülkede kimi koruyor? Kimi korumuyor? Bu sorunun cevabını istiyorum ben İçişleri Bakanından. İçişleri Bakanlığından böyle bir sorunun sorulmasını teessüfle karşılamaya hakkı
var mı? Bu ne biçim bir edepsizliktir? Muhalefet hesap sormayacaksa ne için var olacak? Biz milletin avukatlığını yapmayacaksak burada niye varız? Milletin hak ve hukukunu korumayacaksak burada niye varız? Sorduğumuz soru açık: Siz İstanbul’da kimlere koruma veriyorsunuz? Hangi mantıkla, hangi akılla, hangi hukukla? Yazılmış uydurma tehdit mektuplarıyla eş dost, hısım akraba herkese koruma veriyor da gerçekten sansasyonel bir tehdit olarak bas bas bağıran ve korunmaya en fazla muhtaç insanlara koruma vermiyorsanız bunun hesabını vereceksiniz. Ben ve Anavatan Partisi Grubu, biz bunun hesabını İçişleri Bakanlığından, İçişleri Bakanından soracağız. Normal demokratik bir imkanla sorduğumuz soruya verdiği edepsizce yanıt yüzünden şimdi İçişleri Bakanı bunun hesabını gensoru ile verecek. Madem öyle vermiyorsunuz bu hesabı gensoru ile vereceksiniz. Hiç bunun kaçarı yok. Ve orada sadece bunun hesabını vermeyeceksiniz. 11 ay öncesinden öldürüleceğini istihbarat ettiğiniz kişiyi niçin koruyamadınız? Kardeşim. Niçin koruyamadınız? Bu mesele “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrantız” dememeliymişiz “Millet yanlış anlarmış” Adam öldü gitti. Bırakın slogan tartışmalarını. Bir insanın canına kıyıldı, sokak ortasında. Ve üstelik bu adam Türkiye’nin hak hukukunu savunan bir adamdı. Ve üstelik bu adamın ölümünün üstünden Türkiye itibar kaybetti. Bu adamın ölümünün üstünden Türkiye’nin huzuru bozuldu.
Dün futbol maçlarından görüntüler; Elazığ’la Malatya birbirine girmiş. Gördünüz mü aramıza sloganlar nasıl giriyor? Gördünüz mü toplum nasıl bir cinnete sürükleniyor? Bir taraf bir tarafa “PKK dışarı” diye bağırıyor, bir taraf bir tarafa başka bir şeyle bağırıyor… Bir modadır aldı başını gitti: “Hepimiz Türk’üz” Elbette. Ama bunu kime bağırıyoruz? Ben Türk’üm. Emin olun bunu söylemek gereğini duyduğum için çok üzgünüm. Anam Türk, babam Türk, Türk oğlu Türk’üm. Hiç de sorgulanmadım, hiç de kendi kendime merak da etmedim. Bir insanın Türk olması, Arap olması, Çerkez olması, şu olması bu olması… vatandaş olarak hepimiz Türk’üz. Ama bir insanın soyunu sopunu iddia etmesi iyi bir şey midir? Yani “Ben kadınım” diye övünmek, “Ben erkeğim” diye övünmek normal bir şey mi? “Ben sarı saçlıyım.” “Ben kara kaşlıyım” diye övünmek normal bir şey mi? Bir insanı kazanmak için, kendi iradesiyle hiçbir şey yapmadığı bir sıfatı, bir kimliği, bir övünç vesilesi olarak bağırması normal bir şey mi? Biz hepimiz insanız. Ne kadınlar kadın olmak için bir şey yaptılar, ne erkekler erkek olmak için, ne Türkler Türk olmak için, ne Araplar Arap olmak için, ne Ermeniler Ermeni, Kürtler Kürt olmak için… Bu ilahi iradenin yeryüzüne koyduğu bir düzen. Ve bu ilahi iradenin bize söylediği bir hakikat var: Biz insanız. Biz hepimiz insanız.
Ve bu ülkede, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıyla, Türk kimliğiyle bir arada yaşayan herkes; Biz vatandaşız, vatandaş –karındaş gibi bir şey- kardeş gibi bir şey. Biz vatandaşız. Hepimiz aynı ananın kucağında büyümüş evlatlar gibiyiz. Bu vatandır bizi büyüten, bu vatandır bizi doyuran, bu vatandır bizi yaşatan, bu vatandır bizi kardeş yapan… Biz vatandaşız. Ama bağırıyoruz birbirimize.
Bu ülke buraya nasıl geldi? Bu akıl tutulmasına, bu fikir tutulmasına nereden sürüklendik? 12 Eylül öncesini unutmayın. Ben o günleri yaşadım. O günleri en acı şekilde yaşadım. Bir akıl tutulmasının ve bir provokasyonun, bir kışkırtmanın felaketlere ve cinnete sürüklediği bir toplumun neye benzediğini ben biliyorum. O toplum bizim toplumumuzdu. O ülke bizim ülkemizdi. Bu ihtimal çok uzak değil. Bu akılsız siyasetçiler yüzünden, bu ikiyüzlü, ahlaksız siyasetçiler yüzünden ülkenin yeniden bir toplumsal cinnete sürüklenmesi an meselesi. Böyle bir şey olabilir mi? Herkes bir yerden faydalanmaya çalışıyor. Herkes bir yerden yararlanmaya çalışıyor. Ayıptır. Bir insanın cesedi üzerinden de bir siyasi fayda çıkarmayın artık. Sömürülecek başka şey kalmadı mı? Milletin soyu, inancı, dini, bayrağı…sömürecek bir şeyi bırakmadınız. Biraz namuslu olmak lazım, biraz haysiyetli olmak lazım, biraz açık olmak lazım. Dürüst olmak lazım.
Başbakan, iktidarının 5. yılında diyor ki; “Derin devlet var.” Ne yapalım şimdi? Yani bize bir şey düşüyorsa söyle yapalım. Yasa çıkaracaksak, 21 kişilik milletvekili sayımızla yasa çıkaralım. Anayasa değiştireceksek Anayasa değiştirelim. Ne yapalım? ‘Derin devlet’ deyip, devletin manevi şahsiyetini de rencide ediyorlar. Şunu söylese Başbakan anlarım: ‘Devlet içinde devlet gücünü kullanan bazı çeteler var.’ dese anlarım. Ama öyle dediği zaman; “Peki senin elin armut mu topluyor? Sen 5 senedir bu ülkede iktidarsın, Başbakansın.” derler diye görünmez bir yere işaret ediyor: “Derin devlet var” Derin devlet falan yok, sadece sığ siyaset var, sığ hükümet var. Sizin sığlığınız yüzünden oradaki çeteler derindeymiş gibi gözüküyor.
11 ay olmuş, 11 ay. İhbar bile gelmesine gerek yok. 11 ay olmuş. 11 aylık resmi ihbardan sonra bir adamın canına kıyılıyor, sen utanmadan “32 saatte yakaladık” diye övünüyorsun. Aferin. Bataklıkta bir tane sinek öldürdün aferin. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir aymazlık olabilir mi? 3 sene içinde peşpeşe cinayetler, eylemler yapmış bir topluluk var ortada, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Birileri de buradan gaz vermeye çalışıyor; “Hepimiz Türk’üz” Bunu söyledik ne kazandık? Evet hepimiz Türk’üz. Eskiden şöyle söylerdik, göğsümüz gururla dolardı; Türk’üm, doğruyum, çalışkanım. Şimdi şöyle söyleniyor: Türk’üm, yoksulum, işsizim. Türk’üm, yoksulum, korkuyorum. Türk’üm, eğitimsizim, korkuyorum, çaresizim. Şimdiki durumumuz bu. Ve bu korkunun, bu çaresizliğin, bu umutsuzluğun, bu yoksulluğun hezeyanıdır patlayan şey. Bunu aylar öncesinden bağıra bağıra bu kürsüde söyledik. “İşler iyiye gidiyor, işler yolunda gidiyor” diyenlere dedik ki; “Bu adaletsiz düzenin, bu gelir adaletinde hiç insafı olmayan bu vahşi düzenin faturasını bir gün ödersiniz” dedik. Ödersiniz, yoksulluk bedel ödetir. Adaletsizlik mutlaka bedel ödetir.
İşte 184 milyar dolar faize gitmiş. Son 5 yıl içerisinde 184 milyar dolar. Değerli arkadaşlar 184 milyar dolar, başladığında bu hükümetin aldığı borçtan daha fazla bir para, kamu borcundan daha fazla bir para. Yani anaparası bu zaman zarfında, devraldığı borç yükü bu süre zarfında ödediği faizden daha azdı. Anaparasından daha fazla faiz ödemiş bu ülke 4 senede, 5 senede faize. Peki nedir şimdi durum? Borç iki katına çıkmış. Buyurun “işler yolunda gidiyor” Şöyle bir ülke düşünün ki; kendi parasını yabancıdan borçlanıyor. Bin kere söyledik: Bu bir sömürü düzenidir, bu bir köleleştirme düzenidir ve bu düzene teslim olmamak lazımdır. Ve ülkenin seçilmiş siyasetçileri millete sadakat göstermeli ve bu sömürü düzenine baş kaldırmalı, bunu değiştirmelidir. Yabancı, parayı getiriyor, Merkez Bankasında blokluyor ve diyor ki; “Aman ha, sakın ha bir şey yapma buna.” Ne yapayım? “Bu parayı yabancı bankalarda 0,5 –yarım- faizle tut. Avrupa Bankalarında.” Peki. Başka? “Bana şimdi bunun karşılığında lira ver, bu dolara faiz ver. Yüzde 10 ile 11 ile aldığın bu parayı götür yüzde 0,5 ile Avrupa’da faize yatır.” Sonra? “E para aldın ya benden. Bunun karşılığında TL ver.” Ee aldığı TL piyasada bolluk yaratıyor, enflasyon olursa, kur riski var. “Sen bu TL’yi de şimdi Hazine üzerinden benden borç al.” Hazine tekrar ihtiyacından da fazla olmak üzere borçlanacak. Dolayısıyla kendi paramızı, kendi kendimize borçlanıp yabancılara faiz ödeyeceğiz. Sistem bu sistem. Ve 4 yıllık maliyeti 184 milyar dolar. Bu parayla Türkiye’de işsizlik, değil işsizlik, işsizliğin “i” sinin noktası kalmazdı. İşsizliğin lafı kalmazdı bu memlekette. Bu parayla bu memlekette yapılacak işleri saysam saatler alır. Bu parayla onbinlerce kilometre demiryolu yapılırdı. Binlerce kilometre otoyol yapılırdı. Bu parayla asgari ücreti, 1,5 milyar lira ödeseniz bile hiçbir şekilde ekonomide taşınamaz bir yük haline gelmezdi.
Nereye gidiyor bu para? Bu para Türkiye’yi bir borçlanma tuzağı içinde köleleştiren sisteme gidiyor ve bu hükümet bu sistemin işbirlikçisi. Bu hükümet bu sistemin işbirlikçisi olduğu içindir ki itibar görüyor. Ve sonuçta sadece lafla, sözle bu ülkeyi idare etmeye çalışıyorlar. “Ama varılacak bir yer?” Varılacak hiçbir yer yok. Bir cumhurbaşkanlığı tartışması içinde Türkiye gümbürtüye gitti gidiyor. Bu hükümete söyleyeceğim söz; derin devletle baş etmek mi istiyorsunuz? Kaldı ki ben onların tanımladığı manada bir derin devletin olmadığını çok iyi biliyorum. Var olan şey olsa olsa devlet gücünü kendi kişisel ya da ideolojik amaçlarına tahsis etmiş bir takım küçük şebekelerin olmasıdır. Bunlarla baş etmekte bir iradeye sahip, bir demokratik gücün pekala üstesinden gelebileceği bir iştir. Yapmak istersen yaparsın. Ama değil bu hadisede çuvalladılar, sadece bu hadisede değil, güvenlikte her şeyde çuvalladılar. ‘Arkada görünmez, karanlıkta bir görünmez düşman’ icat etmeyi seviyorlar ve ona da ‘derin devlet’ adı vererek, milleti devletiyle düşman haline getiriyorlar. Siyasi popülizmin bu kadar bağasına bu ülkede hiç rastlanmadı.
“Ne yapacaksınız? Cumhurbaşkanı olarak çözeceğiz” yani topluma, kamuoyu arkasından verilmeye çalışılan mesajda bu. Ben bu günden milleti ilan ediyorum ki bu yalandır. Bu yalandır. Bu oranların ne böyle bir değiştirme iradesi vardır ne de böyle bir arzuları vardır.
Çoktandır zaten sistemin sunduğu haram sofra imtiyazına ortak oldukları için değiştirme iradelerini, değişim iradelerini yok ettiler.
Net konuşuyorum, net! Doğrudan doğruya başbakanı eliyle, doğrudan doğruya bakanları elinde bu ülkede devlete, millete ait olan servetlerin paylaştırılmasında rant ortağı haline geldikleri için, rant dağıtan mekanizma haline geldikleri için hiçbir şeyi değiştiremezler. Hiçbir şeyi değiştirecek kudretleri yoktur. Onlar ortak oldular, onlar bu ülkeyi soyanlarla ortak oldular, onlar bu milleti soyanlarla ortak oldular. Buradan da bir dava gelecek şimdi. Gelsin, hiçbirinden hiçbir şey çıkmaz.
Ülkesinin imkânlarının, hukuka açık şeffaf bir biçimde, daha doğrusu hukuk denetiminde, hukuka uygun, açık, şeffaf bir biçimde kamuoyunun gözü önünde ve kamu yararı gözeterek işletemeyen, yönetemeyen bir hükümetin hiçbir şekilde kendini savunma hakkı yoktur. Dönüp bir özelleştirme meselesinde, birkaç özelleştirme meselesinde gece yarısı satılan TÜPRAŞ hisseleri meselesinde birçok meselede adı geçen insanları hiç tanımadığını söyleyip ondan sonra akşamüstü yalanını itiraf etmek durumunda kalanların söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Hiçbir sözü yoktur. Ama bir takım yalanlarla milleti avutmak istemektedirler, avutmaya devam etmek istemektedirler.
Tekrar buradan söyleyeceğim şey şudur; milyonlarca insan yok sayılıyor. Sabahları, sabahın köründe okuluna gitmek zorunda kalan 70 kişilik sınıfta itiş kakış, daracık sıralarda üç beş kelime bir şeyi zihnine yerleştirmeyi, öğrenmeye çalışan bu arada; bulaşıcı hastalığıyla, derdiyle, yoksulluğuyla boğuşan çocuklar yok sayılıyor. Küçücük bebecikler yok sayılıyor bu ülkede, çektikleri bütün zulme rağmen küçücük bebecikler yok sayılıyor. Bu ülkenin gencecik kızları iş sahibi olmak isteyen, yuva kurmak isteyen, umutlu bir hayat yaşamak isteyen gencecik kızları yok sayılıyor. Gencecik delikanlılar yok sayılıyor. Ya üniversite kapılarında değersizleştirilerek ya okullarda değersizleştirilerek ya sokaklarda değersizleştirilerek yok sayılıyorlar. Bu milletin sahip oldukları vatanın nimetleri, ait oldukları milletin nimetleri onlara çok görülüyor. Köylüler yok sayılıyor.
Bakın hiçbir yerde görmezsiniz. Bu ülkede milyonlarca insanı besleyen, doyuran, üreten çiftçiyi hiçbir yerde görmezsiniz. Dönümler dolusu ziraat yapar, alın teri döker, emek döker, tohum saçar gelir pazara elindeki borçtan başka bir şey değildir. Bir sene çalışır döner bakar avucunun içine gördüğü şey emeği karşılığı olması gereken bir hak değildir. Gördüğü şey sadece nasırdır, yaradır başka bir şey görmez. Ama bu insanlar yok sayılıyor. Milyonlarca çiftçi, milyonlarca köylü adeta yok sayılıyor. İşçiler yok sayılıyor, esnaf, emekli yok sayılıyor. Bu ülkede 8 milyon engelli var. 8 milyon engellinin insan gibi yaşayabilmek hakkı var. Bu 184 milyar dolar faizle bu insanların hayatına çok şey katılırdı. Türkiye’nin alın terinden çalışan, Türkiye’nin sofrasından çalınan; Türkiye’nin emeklisinin, Türkiye’nin işçisinin, Türkiye’nin memurunun, Türkiye’nin köylüsünün lokmasından, sofrasından çalınan milyarlarla bu ülkede çok başka bir hayat kurulurdu. Ama onlar hakkı sahibine vermeyi değil hakkı hırsıza, hakkı hak sahibi olmayanla paylaşmayı tercih ettiler, bölüşmeyi tercih ettiler. Şimdi yeniden Türkiye’ye hakkıyla buluşturmak için, Türkiye’ye hak ettiğini vermek için ve herkese hakkını vermek için, hak edenin cezasını, hak edenin belasını, hak edenin mükafatını, hak edenin hakkını kendisine vermek için bir ANAVATAN iktidarına ihtiyaç var. Türkiye’nin bir değişime ihtiyacı var, Türkiye’nin bir dönüşüme ihtiyacı var, Türkiye’nin birbirine kendi değerleri üzerinden caka satıp bir ayrışmaya değil birleşmeye, kucaklaşmaya ihtiyacı var. Hepimizin kucaklaşmaya ihtiyacımız var. Güvene ihtiyacımız var. Bizim aramıza sokulan güvensizlik tohumları ne yazık ki bize bedeli ağır ödetiliyor. Sevelim birbirimizi. Hepimiz birbirimizi sevelim. Yeter artık bu ülkede insanların değerleri üzerinden kamplaştırıldığı. İnsanlar din değerleri üzerinden, insanlar cumhuriyet ilkeleri üzerinden, insanlar soyları üzerinden, kültürleri üzerinden, inançları üzerinden, memleketleri üzerinden her bir şeyi üzerinden param parça ediliyorlar. Ama biz bir milletiz. Biz bir aile milletiz. Bir aile gibi tıpkı bir aile gibi farklı kökenlerden gelen iki insan bir yuva kurar değil mi? Sonra onların çocukları olur. Sonra onlar da başka insanlarla birleşirler, başka yuva kurarlar ve bir aile olursunuz. Kaynaşırsınız. Hiçbirinizin eşi, hayat arkadaşı, ahiret yoldaşı bizim soy beraberimiz değildir. O başka bir yerdendir, o başkadır, farlıdır ama hayat arkadaşımızdır değil mi? Ahiret yoldaşımızdır, ebedi yoldaşımızdır değil mi? Millet olmakta böyle bir şeydir. Seveceğiz birbirimizi, saracağız. Düşmana fırsat vermeyeceğiz. Düşmanı sevindirmeyeceğiz.
Bu anlayış doğrultusunda değerli arkadaşlarım. Türkiye’yi yeniden birleştirmek, Türkiye’ye yeniden bir değişim, bir yenileşme, bir çağ atlama heyecanı getirmek ve yıllardır el açan durumuna, el uzatan durumuna getirilmiş bir ülkeyi; adam atan, ileri doğru yürüyen, elini değil ayağını uzatan ülke haline getirmek, itaat değil, rekabet eden bir Türkiye’yi ortaya çıkarmak için, güçlü bir Türkiye’yi ortaya çıkarmak için, Türkiye’yi kendi inançlarıyla, kendi kaynaklarıyla, kendi değerleriyle dimdik ayakta meydan okuyan bir Türkiye olarak dünyaya takdim etmek için ANAVATAN her türlü hazırlığıyla, her türlü donanımıyla vardır. Biz varız, biz sizin için varız, yok sayılan milyonlar için varız ve biz rekabet eden, meydan okuyan bir Türkiye için varız. Hepinize saygılar, sevgiler sunuyorum. Çok teşekkür ediyorum.
ANAVATAN PARTİSİ GENEL BAŞKANI ERKAN MUMCU’NUN 30 OCAK 2007 TARİHLİ TBMM GRUP TOPLANTISINDA YAPTIKLARI KONUŞMANIN DEŞİFRE METNİ
30.01.2007/TBMM
Gönderildi Salı, Ocak 30th, 2007 at 23:46 and is filed under Parti Haberleri. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.