Seçim Sitesi

Seçim Haberleri, Seçim Anketi

Türkiye çok tehlikeli bir gidişin içerisindedir.

Mart 25th, 2007 by goto

Genel Başkanımız Sayın Recai Kutan’ın 10 Mart Cumartesi günü Ankara’da yapmış olduğu il başkanları toplantısında; Dünyada ve ülkemizde cereyan eden çok önemli olaylara değinerek bu konular hakkında Saadet Partimizin görüşlerini açıkladı. Çok yoğun bir katılımla gerçekleştirilen toplantıda Saadet Partili İl Başkanları Salona sığmadıkları göründü. 28 Şubat Post Modern Darbe’sinin 10. yılı olmasından dolayı Genel Başkanımız “ 1995 seçimlerinde birinci parti olarak çıkan Refah Partisi, 1996 yılında Doğru Yol Partisi ile REFAH-YOL iktidarını kurmuş, kısa bir süre içinde de, ekonomik alanda önemli başarılar elde etmişti. Rant ekonomisi yerine reel ekonomiye, üretim ekonomisine geçilmiş, bugün birçok kesimin de itiraf ettiği üzere, memurumuz, işçimiz, emeklimiz, çiftçimiz ve esnafımız, eski dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde büyük imkânlara kavuşmuştu. Bütün bunlar da, borç alınmadan, yeni vergi koyulmadan ve bütçe dengeleri de bozulmadan gerçekleşmişti. Ülkede tam bir huzur ve güven ortamı doğmuştu.

 

Bu hükümetin varlığını ve ortaya koyduğu başarıları içlerine sindiremeyenler ve menfaatlerine aykırı bulanlar, hayali bir tehlikeyi, Osmanlı döneminden beri ihtiyaç duyuldukça hortlatılan irtica tehlikesini öne çıkardılar. Bazı medya kuruluşları ile, sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde yoğun bir propaganda ile toplumun bir kesiminde, “İrtica hortladı” korkusu uyandırılmıştı. İşte bütün bunların ardından 28 Şubat MGK toplantısı yapıldı. Geçtiğimiz on gün içerisinde, 28 Şubat 1997 günkü MGK toplantısında nelerin konuşulduğu, Refah-Yol hükümetinden nelerin talep edildiği, toplantının ardından meydana gelen üzücü gelişmeler bütün detayları ile konuşuldu ve yazıldı.” dedi. 28 Şubat hakkında çok önemli konulara da değinen genel başkanımız 28 Şubat’ın ülkemize açtığı derin yaralarında üzerinde durarak “28 Şubat’ın aktörleri, 28 Şubat 1000 yıl sürecek diyorlardı. Adını da “Postmodern Darbe” koymuşlardı. Demokrasiye balans ayarı yaptıklarını söylüyorlardı. Aradan on yıl geçtikten sonra görüldü ki, geriye sadece insanları ve özgürlük ihlalleri, zulüm, göz yaşı, yoksulluk ve yolsuzluklar kalmıştır. Yeşil sermaye saplantısı ile kebapçılara, kokoreççilere kadar herkesi fişlemişlerdi. Ama batık bankalara, hortumcu holdinglere danışman olmalarında hiçbir mahzur görmemişlerdi. “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyorlardı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, diğer komutanlarla birlikte, Cumhurbaşkanı Demirel’i ziyaretlerinde “Aşırı dinci akımlar bugün, PKK tehdidinden daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. PKK tehdidi ikinci plana düşmüştür.” Demişlerdi. Halkımızın çok yakından tanıdığı bazı gazeteler ve televizyonlar da hiç vicdanları sızlamadan, bu sözleri manşetlere taşıyorlardı. İrtica denilen hayali tehlike, nasıl PKK’dan daha tehlikeli olabilirdi? PKK’nın yaptıkları ortada idi. En az 35.000 insanımızın ölümüne yol açan, 150 milyar dolardan daha fazla ülkeye maddi zarar veren bir terör örgütü idi PKK… 28 Şubat’ın onuncu yılında şimdi aziz milletimiz, bu iddia sahiplerine ve bu iddiaları manşetlerine taşıyan medya patronlarına soruyor: “10 yıllık süreç, sizleri mi doğru çıkardı, yoksa Başbakan Erbakan’ı mı?” 28 Şubat olaylarından yıllar sonra, yapılan bazı açıklamalar, itiraflar, pişmanlık ifadeleri, bu olayın gerçek yüzünün anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. —28 Şubat Post-Modern bir darbedir. 28 Şubat’ı yapmasaydık, 18 Nisan seçimlerinin neticesi böyle olmazdı.” Diyen Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak’ın bu sözleri, çok sayıda kişi tarafından “Anayasa ihlali, Anayasa suçu” olarak değerlendirilmiştir. — 28 Şubat’ın üzerinden 4 yıl geçtikten sonra 2002 yılında, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Gazeteci Nuriye Akman’a “28 Şubat sürecini başlatan kişi olduğunu, Jandarma istihbaratı adına görevler üstlenip, özellikle Fadime Şahin, Ali Kalkancı gibi hadiselerin gündeme gelmesinde rol oynadığını” ifşa etmiştir. — Habitat 2 Konferansına katılmak üzere Türkiye’ye gelen İsrail Cumhurbaşkanı Weizman, Uçakta ve İstanbul’a varışında, pervasızca şu konuşmaları yapmaktaydı: “Türkiye’de Laik güçler bir an önce toparlanmalıdır, aksi takdirde RP iktidara gelecektir, bu da İsrail’i rahatsız edecektir. Yakın dostum Demirel, RP’yi engellemek için elinden geleni yapacaktır.” — Fransa Yüksek Mason Konseyi de, Türkiye Mason Locası üstadı Necip Anduru’ya gönderdiği mektupla, şu talimatları veriyordu: * Refah Partisini iktidarı bırakmaya mecbur etmek için, gerekli bütün tedbirleri alınız. * Refah Partisinin iktidarının tamamen yok olması ve seçmenlerinin ümitlerini kaybetmesi ile neticelenebilecek siyasi bir konjonktürü oluşturunuz. * Refah Partisine destek veren İslam’î basını, ekonomik, siyasi ve adli baskı yoluyla, görevini yapamaz hale getiriniz. — 28 Şubat sürecinin İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan, 10 yıl aradan sonra şu itiraflarda bulunmuştur: “MGK toplantısının ardından irtica söylentileri gündeme iyice oturdu. 14 Nisan’da, bütün valileri irtica gündemiyle topladık. Toplantıda MGK kararları ele alındı. Valilere ‘Ne diyorsunuz? İrtica var mı, irtica geliyor mu? Bunları en iyi siz bilirsiniz.’ Diye sorduk.” İstisnasız bütün valiler “ne irticası, cevabını verdiler” ve “nereden çıkarıyorlar bu irticayı, irtica, mirtica yok bu ülkede” dediler. “Bu cevabı veren valiler Refah-Yol hükümeti yeni vali atamadığı için önceki dönemlerde göreve getirilmiş valilerdi.” “Ben Refah Partisi’ne çok uzak bir bürokratım, hiçbir zaman onlara oy vermedim ama Allah var, haklarını vermek gerekir. Özellikle ekonomi alanında çok iyiydiler. Ülke iyiye gidiyordu, bu konuda medyanın büyük payı var. Medya bilinçli olarak ülkeyi darbe havasına soktu. Böylece koltuk düşkünleri muratlarına erdiler. Hem işi aldılar, hem yapmadılar, hem de malı götürdüler. Refah-Yol hükümeti yıkılmasaydı, Türkiye ekonomisi çoktan düzlüğe çıkmış olurdu.” 28 Şubat Post-Modern Darbe’ye en büyük desteği veren, bazı işçi ve işveren temsilcilerinin yer aldığı kendi tabirleri ile “5’li çete” mensupları da darbenin onuncu yıldönümünde pişmanlık ifade eden şu itiraflarda bulundular. Dönemin DİSK Başkanı Rıdvan Budak: “28 Şubat tarihimize olumlu bir sayfa olarak yazılmayacak.” 5’li çetenin mimarı dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di. 1000 yıl süreceği söylenen 28 Şubat, 5 yıl bile devam edemedi” dedi. Dönemin TİSK Başkanı Refik Baydur ise: “28 Şubat’ta Türkiye’de bir rejim tehlikesi yoktu, rejim tehlikesi varmış gösterilerek asker ile sivil el ele demokrasiyi kurtardı söylemi doğru değil. Tankların yürümesi bir ihtilal havası estirdi, buna gerek yoktu. Çevik Bir, bazı yerlere ulaşma arzusundaydı. O hükümet döneminde patronların çıkarları zedelenmişti. İşveren kanadı maalesef kendi çıkarlarına bakıyor” açıklamasını yaptı. — 30 yıl boyunca MGK bünyesinde Başdanışmanlık yapan birisi ise, 28 Şubat müdahalesinin haklılığını şu gerekçelerle açıklıyordu: * Laik Türkiye Cumhuriyetinde D-8 gibi yapılmayacak işler yaptılar. Dünya küreselleşmeye giderken, Müslümanları bir tarafa ayırmak doğru olmaz. * İsrail’le iyi geçinmemeleri stratejik bir hata oldu. 28 Şubat’tan sonra İsrail ile ilişkilerin artması olumludur. Bugünkü AKP hükümeti de bunu yapıyor ki doğrudur. 28 Şubat’ın sonuçlarını kısaca özetlersek; 1. Türkiye, tarihinin en büyük soygununu yaşamış, bu yoksul ülkenin 50 milyar doları bankalarda hortumlanmış, ülkemiz benzeri görülmemiş bir ekonomik krizin içerisine düşürülmüştür. Şöyle ki: 28 Şubat’ın ardından 2000 yılında yatırıma sembolik tahsisat ayrılırken, 20,4 katrilyon faiz ödendi. Bunun anlamı, ayda 1,7 katrilyon TL, haftada 393 trilyon TL, günde 56 trilyon TL, saatte 2,4 trilyon TL, saniyede 6,6 milyar TL faizin ödenmiş olmasıdır. 2001 yılında ise, 37 katrilyon TL vergi toplanmasına rağmen, faiz ödemelerine 41,2 katrilyon TL gitti. 2. Yüksek yargı organlarının bazı üyeleri brifinglerde antidemokratik uygulamaları hararetle alkışladıkları için, TV kanallarına çıkıp, “Bizim yaptığımız Post-Modern bir darbeydi, bu müdahalemiz olmasaydı, parlamento aritmetiği böyle mi olurdu? Diyerek Anayasa suçu işleyenler hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadığı için, yargımıza olan güven, önemli ölçüde sarsılmıştır. 3. Medya, demokrasi konusunda bir kere daha sınıfta kalmıştır. 4. Eğitim sistemi felç edilmiş, üniversitelerimiz bilimselliği iyice yitirmiş, milli, manevi ve ahlaki yıkım hızlanmıştır. 28 Şubat olaylarının ardından milli, manevi ve ahlaki değerlerimizde de korkunç bir tahribat başladı. Çocuklarımız ve gençlerimiz arasında şiddet içeren suçlarda, fuhuşa sürüklenmede, alkol ve uyuşturucu bağımlılığında sürekli bir artış meydana gelmiştir. Aşağıda verdiğimiz tablo, işin vahametinin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır. “Adalet Bakanlığı verilerine göre, 11 – 15 yaş arası yargılanan çocuk sayısı, 1996’da 74 bin iken, 2003 yılında 125 bine ulaştı. Alkol ve uyuşturucu kullanıcısı oldukları gerekçesiyle emniyet şubelerine getirilen 10 – 18 yaşları arasındaki çocuk sayısı, 2001’de 7.000 iken, bu sayı 2005’te 32.000’e yükseldi. 2005’de günde işlenen suç sayısı, 1996’e göre, % 64 oranında arttı. 2006’da her 6 dakikada bir ev, her 7 dakikada bir otomobil, her 9 dakikada bir işyeri soyuldu.” 5. Lahmacuncudan, kebapçıya kadar, yeşil sermaye iddiasıyla pek çok kişi fişlenmiş, kendi yurttaşını kendi ülkesinin tehdidi sayan bir zihniyet sergilenmiştir. 6. Partiler kapatılmış, siyasetçiler, belediye başkanları, gazeteciler başta olmak üzere binlerce insan görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Başbakanlık Takip Kurulu ve Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre 1997’de, 2956 kişi 1998’de ise 4420 kişi irticai faaliyetlere katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. 7. Ağustos 1997’de, İmam Hatip Liselerinin orta kısımlarını kapatmak, Kur’an Kurslarının önünü kesmek amacıyla 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yasası çıkarılmıştır. 8. Çeteleşme ve şiddet eğilimleri, 28 Şubat talihsiz döneminin ürünleridir. 28 Şubat’ın bazı tortuları hala devam etmektedir. Her şeye rağmen 10 yıllık bir sürenin sonunda milletimiz tekrar demokrasiye, özgürlüklere, insan haklarına ve bağımsızlığa sahip çıkma bilincinde olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu gurur verici durum karşısında, milletimizin gayrı meşru yollarla, makam ve kazanç peşinde olanlara prim vermediğinin ve vermeyeceğinin iyice anlaşıldığını umuyor, aziz milletimizin şamarını yedikten sonra tarihin çöplüğüne atılmış olanların hallerinden ibret alınmasını diliyoruz. 28 Şubat’ın ardından iktidara getirilen partiler döneminde dış politikamız da bütünüyle ABD, İsrail ve AB’ye bağımlı hale getirildi. Halen işbaşındaki AKP hükümeti döneminde ise bağımlılık daha da artmış dış politikada tam teslimiyetçi bir ruh hakim olmuştur. Dış politikadaki bu kahredici durum karşısında, vatandaşlarımızın önemli bir bölümü, üzüntü içerisinde şu görüşleri dile getirmektedirler. “28 Şubat olmasa, Erbakan hükümeti 2 – 3 yıl daha işbaşında kalabilseydi, şimdikinden çok farklı bir Türkiye’ye, dış politikada ve ekonomide tam bağımsız bir Türkiye’ye ulaşmış olacaktık. Samimi inancımız odur ki, Erbakan’ın gerçekleştirdiği D–8 projesi, kısa bir sürede meyvelerini vermeye başlayacak, 800 milyonluk bir D–8 topluluğu karşısında, ABD ve yandaşları, ne Afganistan, ne Irak ne de Filistin ve Lübnan’daki zulümlerine teşebbüs edemeyeceklerdi.” Dışa bağımlı hale getirilen dış politikamız sebebiyle, şer üçlüsü diye adlandırılan ABD – İsrail – İngiltere ve AB ile ilişkilerimiz her geçen gün, ülkemizin milli menfaatlerinin aleyhine bir gelişme kaydetmektedir. AKP hükümetinin ABD ve AB politikalarında yapmış oldukları yanlışlıklarının ve ABD ve AB’nin Türkiye üzerindeki oynadıkları tehlikeli oyunlara dikkat çeken Genel Başkanımız bu konularla alakalı olarak görüşlerini şu şekilde açıklamıştır. “AKP hükümeti, uzunca bir süreden beri ısrarla ABD’den, Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK terör eylemlerini önleme talebinde bulunuyor. Bu taleplere karşı, ABD’liler, bizim yöneticileri sadece oyalıyor ve uyutuyorlar. ABD’lilerin “PKK Koordinatörlüğü” teklifi de, oyalama ve uyutma oyununun son uygulamasıdır. ABD, PKK’yı ülkemize karşı bir baskı ve şantaj aracı olarak kullanmaktadır. ABD’nin PKK’ya en gelişmiş silahları verdiği ve her türlü lojistik destekte de bulunduğu, ayan beyan ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, Başbakan Erdoğan hala ABD’den “Stratejik Ortağımız” olarak bahsetmekte, ama ABD’den gördüğü dostluğa sığmayan tavırlar karşısında sadece, “Güya stratejik ortağız” siteminde bulunabilmektedir. Saadet Partisi olarak ta baştan beri, hükümeti bu yanlış tavır ve uygulamalarından dolayı hep ikaz ettik ve “Ne zaman uyanacak, kendinize gelecek, bu işbirlikçi ve teslimiyetçi politikalarınızdan vazgeçeceksiniz? diye sorduk. ABD ve yandaşlarının Irak’a saldırılarına, İncirlik’ten ve İskenderun limanından en büyük lojistik desteği verdiniz. ABD’ye 7 limanımızı, 6 hava alanımızı tashih ettiniz. Lübnan’a asker gönderdiniz, elinize ne geçti? Sadece oyalama, aldatmaca ve ihanet. Ama bütün bunlara rağmen hala ABD’ye karşı dik bir duruş sergileyemiyor, milli ve şahsiyetli bir dış politika uygulayamıyorsunuz” dedik. Türkiye – AB ilişkileri, 2007 yılında da ülkemizi aşağılayıcı, onurumuzu zedeleyici bir tavır içerisinde yürütülmektedir. AB 11 Aralık 2006 tarihli kararında, müzakerelerin 8 başlıkta dondurulduğunu ve Rum’lara limanlar açılmadığı takdirde, halen açılmış olan başlıkların da kapatılmayacağını belirtmişti. Görülüyor ki, Kıbrıs bu yıl da AB tarafından sanki müzakerelerin bir unsuruymuş gibi ele alınıp bir baskı aracı olarak kullanılacaktır. AKP hükümetinin bir türlü anlamak istemediği husus halen AB içinde, Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan ve imtiyazlı ortaklıkla yetinilmesini savunanların oranı yüzde 70’lere tırmanmıştır. Üstelik bunların önemli bir bölümü de Almanya, Fransa ve Hollanda gibi birliğin en etkili üyeleridir. AB’nin uyguladığı politika, “İçeri alma, ama büsbütün de dışlama, kapıda tut, oyala, baskı altında tut, taviz koparmaya devam et” şeklinde devam etmektedir. AB, başka ülkelere uygulamadığı birçok haksız kriterleri Türkiye’ye dayatmakta, her adımda haksızlık ve çifte standardı sergilemekte, taviz koparmaya çalışmaktadır. AB’nin Ermeni Soykırımı iddiasındaki ısrarı, Fırat-Dicle havzasının uluslar arası bir idareye devredilmesi talebi, ek protokolle Kıbrıs’ın Rumlara terk edilmesi, Patrikhanenin statüsü, yeni azınlık anlayışı teklifi hep Türkiye’yi bölmeyi matuf girişimlerdir. Bütün bu gelişmelere rağmen, hükümetin AB üyeliğindeki ısrarının anlamamız bu tekliflere tepki göstermemesini içimize sindirmemiz mümkün değildir Bütün bu olup bitenler karşısında halkımız, son birkaç yıl içinde gerçekleri daha yakından görme imkânına kavuştu. AB pembe hayalleri yerini giderek uyanmaya ve tepkilere bıraktı. Onun için şu anda halkımızın en az yüzde 70’i AB’nin karşısındadır. Ama AKP iktidarı hala “AB süreci aynı kararlılıkla ve arzuyla devam edecektir” sözleriyle uyutma politikalarına devam etmektedir. Türkiye çok tehlikeli bir gidişin içerisindedir. Acz ve gaflet içerisindeki bir yönetim eliyle ülke, adım adım bir kaosa, bir çöküşe sürüklenmektedir. Bu tehlikeli gidişten kurtulmak için milletimizin önünde iyi bir fırsat, en geç Kasım 2007’de yapılacak olan bir genel seçim vardır. İktidarda beşinci yılını tamamlamak üzere olan AKP, bu seçim döneminde, yandaş medya kuruluşları ve bazı büyük sermaye grupları ile birlikte şöyle bir propaganda yapmaktadırlar. “Evet, bazı başarısızlıklar oldu. Millete verilen sözlerin taahhütlerin bir bölümü yerine getirilemedi, ama AKP rahat çalışamadı, önlerine birçok engeller çıkarıldı. AKP ile uyum içinde olacak bir Cumhurbaşkanı seçildiğinde nasıl bir başarılı çalışma döneminin başladığını göreceksiniz. Kaldı ki, AKP’nin dışında bir iktidar alternatifi de mevcut değildir. Geliniz AKP’yi tekrar elbirliği ile iktidar yapalım.” Ancak bir halk deyimi ile “Takke düştü, kel göründü” “Artık mızrak çuvala sığmıyor” Aziz Milletimiz, bu kadar musibetle karşılaştıktan sonra artık, sağcı, solcu, milliyetçi, liberal, demokrat muhafazakâr olduklarını ifade eden partilere oy vermeyecek, bir delikten ikinci defa ısırılmayacaktır. Milletimizin önünde bir tek çare bir tek çözüm var o da bu aziz milletin tarihini, inancını, değerlerini temsil eden Milli Görüş ve Milli Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi’dir. Çünkü Ülkemizi kalkındırmak, ahlaki ve manevi değerlerimize sahip çıkmak, ülkemizin izzet ve itibarını korumak için neler yapılabileceğini bizler geçmiş Milli Görüş Hükümetleri, özellikle 54. Erbakan Hükümeti zamanında gösterdik. Bu gerçek, elbette hepimizin üzerine çok büyük sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumluluk duygusu içerisinde, seçime kadar geceli gündüzlü bir çalışmayı yapacak, gerçekleri ev ev, mahalle mahalle, köy köy bütün vatandaşlarımıza anlatacağız. Cenab-ı Hak’tan hepimize ihlâslı çalışmalar yapmayı nasip buyurmasını ve en büyük başarıları niyaz ediyor hepinizi tekrar sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Gönderildi Pazar, Mart 25th, 2007 at 13:47 and is filed under Kategorilenmemiş, Genel Başkanlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş yapın.