Seçim Sitesi

Seçim Haberleri, Seçim Anketi

Bahçeşehir Üniversitesi: Siyaset Okulu

Ocak 27th, 2007 by goto

Peki nereye gidecek bu insanlar? Son kalan işte Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyası. Burayı sömürerek BOP’yle Çin’i de kuşatme altına alıp kendini tahkim etmeyi düşünüyor. Hem çin’i kuşatacak hem de buradan kaynakları istismar edeck. Bu kaynaklar da bir gün biter. Beni anti amerikanist filan diye eleştiren kaç tanesine, mesela Micheal Rubin gibi bir adama dedim ki; torunlarınızı da düşünün. Yani orayı burayı, tamam bu gücünüzle bunu yapıyorsunuz ama artık gücünüzün sömüremeyeceği bir şey kalırsa… kaldı ki gücünüz de artık bitti. Asya başka bir eksende başka bir güç geliştirdi. Yani ayrıca orada da tükeniyorsunuz. Ama onun olmadığını düşünün. Sömürüceğiniz yer kalmadı mı ne yapacaksınız? Buna başka çare bulun. Yani kaynakların israfını durdurumak lazım. Küreselleşme kudurduğu için bunları düşünmüyor. Kimin kafasını koparır mideme atarım; onun peşinde. Ve kafası koparılacakların içinde maalesef biz de varız. Bizde bu; devletin küçültülmesi, merkezî otoritenin tahribi, işte BOP’nde ılımlı İslam modeli vs… bütün bunlar direnç noktalarını kırıp sömürenlerin anladığı manadaki küreselleşmeye işi uydurmanın alt yapılarıdır. Bunu nasıl yapıyorlar? Biraz da buna girelim.

 

Dünya genelinde 11 Eylül sonrasına da bir bakmak lazım. 11 Eylül ne getirdi? Dünyayı Doğusu-Batısıyla okuyanlar, 11 Eylül’ü de okumak zorundadırlar. Maalesef ve maalesef, Türk siyasetçileri - solu sağıyla- 11 Eylül’ü okuyamamışlardır. Ben 11 Eylül’den 20 gün önce ABD’deydim. 7-8 konferans verdim üç eyalette. New York Life İnsurance’ın davetiyle gittim. Ve döndüm. 20 gün sonra da, yeni bir konferans programı yapıyorlardı gidemedik. 11 Eylül patladı. 11 Eylül’ü okumak lazım.

Bir defa şunu okumak lazım: 11 Eylül’ün ameleleriyle bizi meşgul ediyorlar. 11 Eylül’ün ameleleri üzerinden fikir üretiyorlar ve strateji geliştiriyorlar. Ameleleri kim? Müslümanlar. 11 Eylül’ün işvereni kim? Henüz insanlık 11 Eylül’ün işverenleri üzerinden siyaset ve strateji üretmiyor. 11 Eylül’ün işverenleri kim? Sizin vicdanınız ve aklınız kabul eder mi ki; New York Kuleleri’ni vuran dehşetin işvereni, o yakalayıp insanlığın önüne çıkardıkları fistanlı Araplar… bunlar hangi eğitimi görmüş olurlarsa olsun, bununla yapılır mı? Bunun bir işvereni var. Bu işveren kim? Bunlar amele.

İşte orada - acımızı ifade etmek için söyleyeyim… ailesine ve bütün halkımıza başsağlığı diliyorum. Türkiye’ye yine dışarıdan vurulmuş kahpe ve namussuz bir darbedir - Hrant Dink öldürüldü. İşvereni kim? Şimdi göreceksiniz - işte ekranlara düştü yüzü-gözü - amelesini bulacaklar. Otuz-kırk yıldan beri hep bunların amelelerini buldular.. Bunların işverenleri nerede? Uğur Mumcu’yu öldürenlerin işverenleri nerede? Bunların işverenini bir devlet bulamıyorsa, buna devlet denir mi? Buluyor da söylemiyorsa buna devlet denir mi! Buluyor, söylemiyor. Zaten bugünkü yönetim dikkate alınırsa söyleyemez arkadaşlar.  Def-i haceti sırıtır, görünür; bu hiç söyleyemez. Şimdi nasıl söyleyecek… mesela bir örnek daha vereyim. Yine amelesi belli, işvereni belli olmayan bir örnek. Başörtüsü söylemi yüzünden öldürüldü o ilahiyat profesörü Bahriye Üçok Hanımefendi. Ne dedi? Dedi ki: “Başörtüsü Kur’an’ın açık emri değildir, geleneğin bir kabulüdür. İsteyen örter ama bunu Allah’ın kesin emri diye söyleyemezsiniz.” Dediği aynıyla hakikattır ve doğrudur. Öldürdüler kadını… yine iş verenleri belli değil. Şimdi gelelim bugüne…

Bugün Türkiye’de dinciliği tartışılmayacak, siyaset dinciliği - dindarlığı demiyorum hâşâ o, nezih ve saygın bir kelimedir - tartışılmayacak bir iktidar var. Bunun, benim de saygı duyduğum ve hocam diye hitap ettiğim bir devlet bakanı var; Diyanet’ten sorumlu. Yirmi yıl geriye doğru dünyanın bir çok yerinde beraber olduk, sevip saydığım bir insan ve benim profesörlük jürimde olduğu için hocam diye hitap ettiğim Mehmet Aydın, ilahiyat profesörü. Ne diyor Mehmet Aydın bugün? Bu iktidarın Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı ne diyor defalarca? “Kur’an’ın açık emri değildir, tercihtir. Bu tercihe saygı duyarız”. Evet ben de saygı duyarım. Tercihini öyle kullanıyorsa ona saygı duyarım, onun icabını yaparım… o ayrı bir iş. Ama bunu Kur’an’ın açık emridir diye dayattınız mı, din adına yalan söylersiniz. “Abdest uzuvları tesettüre tâbi değildir”; İslam fıkhının hükmü bu. Bunu hiç o yana bu yana dolandırmayın. Ama buna rağmen; “Ben örtüyorum” diyorsa onun hukukunu savunurum. O ayrı bir iş. Mehmet Aydın bunu söylüyor. Ne olacak şimdi? Bahriye Üçok olayından hareket ederseniz, Mehmet Aydın’ın da işi bitik demek. Bakın nereden nereye…

Dinciliğin söylemleri ve işverenlerini bulamadığınız eylemlerin işte Türkiye’ yi getirdiği yer burasıdır. Şimdi 11 Eylül’ün de işvereni belli değil. İşvereni henüz telâffuz edilmiyor. Bir çok insanın vicdanında belli. Benim vicdanımda 11 Eylül’ün işvereni belli; hiçbir kuşkum yok. Ama önemli olan, bunu insanlığın telâffuz etmesi. İşverenleri yok… amelelerinden gidelim; 11 Eylül’ü yine okumak lazım.

Nedir 11 Eylül’ün söylediği?

Mesela ben 11 Eylül’ ü okuyarak hayatımda asla itibar etmediğim, dönüp bakmadığım siyasete girme kararı aldım. Bakın bir okuyuş. Ben ilahiyatçıyım, hukukçuyum, felsefeciyim. Şu kadar kitabın altında imzam var. Bunların şu kadarı; Rusça’dan Romence’ye,  İngilizce’den Farsça’ya dünya dillerine tercüme edilmiş, bazı ülkelerde aylaca best seller satmış. Aman ben siyasete girmedim. Her seçim kapımın önünde karargâh kurulur, istisnasız bütün partiler; sağı-solu yok … girmedim. Ama 11 Eylül’den sonra girme kararı aldım. Niçin? 11 Eylül gösterdi ki, kuvvet yeniden kanun olacak.

Süper güç, soğuk savaş döneminin sağladığı avantajı da değerlendirerek, 11 Eylül’ün işverenini dikkate alanlar bu okuyuşu ancak gerçekleştirebilir. Ben, onlardan biri olduğumu düşünüyorum. Kuvvet kanuna egemen olacak, oldu. Başka?  Medeniyetler arası çatışma gündeme getirilecek; getirildi. Huntington’ın o küçük makalesi birden üç yüz küsür sayfalık dev bir kitaba dönüştürüldü ve insanlığın önüne kondu: Medeniyetler çtışması, satırlarda ifade edilen… Satır arkalarında söylenen; İslam’la Hıristiyanlığın çatışması, onu da okumak lazım. Her şey satırlarda söylenmez ki… Hani büyük Atatürk diyor ki; “Ülkelerin kaderine hükmedecek olanların ufukları görmesi yetmez. Ufukların ötesini görmeleri lazım.” Bırakın ufukların ötesini, gazete makalelerini - ben makaleyi de geçtim - gazete haberlerini okuyup anlayamayacak durumda adamlar bugün Türkiye’yi yönetiyor. Kusura bakmayın, ben bundan acı duyarak söylüyorum. Şimdi, BOP’nin eşbaşkanıyım diyor Sn. Başbakan. Saygı duyarım, benim hemşehrim. Ama bu memleketin bir insanı olarak ve bir bilim, fikir adamı olarak haysiyetli bir tespit yapmam lazım.  Ve bir eğitimciyim; hakkım bu.  Üniversitede 26 yıl hocalık, 10 yıl dekanlık yaptım. Ben Sn. Başbakan’ın; Ortadoğu, BOP, dünya politikası, vs. konularında, bunlarla ilgili köşe yazılarını değil gazete haberlerini bile okuyup değerlendireceği kanaatinde değilim. Nasıl olacak Türkiye’nin işi? Birileri söyleyecek… sokma akıl kırk adım… Öğleden önce bir şey diyor, öğleden sonra başka bir şey söylüyor. Kendisinin en iyi akıl hocası olan zat, başdanışmanı dedikleri zat, yabancı dili çok iyi bilen zat, bunun dünyada takdimini yapan zat, dünyanın önünde ABD’ de diyor ki: ” Bu adamı, kullanın, lağıma süpürmeyin”. Kullandığı kelime: Drain. Ben İngilizce metnini gördükten sonra konuştum. Delik melik diyerek tevil ediyorlar. Neyse ne… belli hangi delik olduğu.

İki şans tanıyor Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na, bu bana acı veriyor… bizim başbakanımız çünkü. En iyi adamı, veli nimeti olan Başbakanı’na iki şans tanıyor: Bir, kullanılmak, ikincisi de deliğe süpürülmek. Üçüncü bir şansı yok.  Sonra, makalelere bakıyorsunuz; Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk Türkiyesi Cumhuriyeti’nin Başbakanı için yazılan makalelerden birinin başlığı: “Ödüllü Riyakâr”.

Şimdi Türkiye’de konuşuyorlar, takiyye filan diye. Sen bunları bırak. Git dünyada hakkında yazılan yazılara bak. Sen internet filan bilmiyor musun? Adamlarına söyle indirsin, koysunlar masana. Tabi Türkçeye çevirerek… yanına da birisini koysunlar, ne demek istediğini anlatsın sana.

Medeniyetler arası çatışma… bunun bir manası var. Esas kristalize manası, İslam’la Hıristiyanlığın çatışmasıdır.

Değerli arkadaşlar,

Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi, on küsür yıldan beri dünyanın önündedir. Siz hiç, İslam’la Hıristiyanlık dışında bir çatışma gördünüz mü? Bir Haçlı savaşı dışında bir din savaşı görüyor musunuz? Budizm’le Brahmanizm’in, Budizm’le Hıristiyanlığın, Brahmanizm’le Museviliğin çatışmasını gördünüz mü? Böyle bir şey var mı? Bir tane aslî çatışma var; Hıristiyanlık’la İslam’ın çatışması. Ölümcül bir çatışma. Bir çatışma daha var din hanesine yazılacak: Müslümanların kendi içindeki ahmaklıktan kaynaklanan mezhep çatışmaları. Hindistan’da mesela, her yıl din kavgalarında ölen insanların % 85-90′ı Şiîlerle Sünnîler arasındaki kavgalarda ölüyor; Hindularla Müslümanlar arasındaki kavgalarda değil. Yani bir Hıristiyan’la İslam çatışması var, bir de Müslümanların kendi içinde, geldikleri oyunlara kurban giderek çatışmaları vardır. İşte bakın Irak’a…

Lübnan’a asker çıkarılma kararı alındığı gün TBMM’de bir basın toplantısı yaptım. Basın bize Haçlı ambargosu koyduğu için bizim gerçekten çok ciddi ses getirecek söylemlerimiz Büyük Millet Meclisi kürsüsünde veya  Büyük Millet Meclisi Basın Salonu’ndaki basın toplantılarıyla gündeme geldiği halde asla manşetlere çıkmıyor. İki-üç hafta sonra, benim oralarda fısıltı halinde kalmış söylemlerim birileri tarafında talan ediliyor; o zaman manşete çıkıyor. Şunu söyleyeceğim. Batı basınında benim siyasî faaliyetlerimin yer aldığı miktarın çeyreği Türkiye’de yok. Ve Türkiye’de benim 20 yıl aralıksız yazdığım gazeteler var. Türkiye’nin en büyük gazeteleri… 20 yıl; bir hafta ara vermeden. Bu gazete, mesela benim partiyi kuruşumu, Sheraton’da Basın Konferansı’nı izledi, kayda aldı. Bir satır haber yapmadı. Vefa borcu diye bir şey vardır. 20 yıl yazdım ben sende ve yüzbinlerce kitabımı promosyon olarak Türk insanına dağıttın… bir satır haber yap. Hayır, üç gün sonra çeyrek sayfa haber yaptı. Niye biliyor musunuz? Alman Die Welt Gazetesi partinin kuruluşuna bir sayfa yer ayırıyor. Oradan alarak bizi haber yapıyor. 16 Şubat’ta parti resmîleşiyor, 17 Şubat’ta bu konferans yapılıyor, 18-19 Şubat’ta tık yok. 20 Şubat’ta Die Welt bu haberi verince, 21 Şubat’ta benim 20 yıl yazdığım gazete çeyrek sayfa yer ayırıyor bize oradan alarak… Şimdi böyle bir ambargoyla da karşı karşıya olduğumuz için bunlar gündeme getirilmiyor.

Lübnan’a asker gönderilmesinin tartışıldığı ilk günü bir basın toplantısı yaparak dedik ki, “ABD Ortadoğu’da Sünnî - Şiî çatışmasını yapılandırmak istiyor. Lübnan olayının arkasında bu vardır. Bunun daha gelişmiş örneklerini göreceksiniz.” İşte Saddam’ın asılmasıyla çıktı ortaya. Hep “etnisite” temelinde kavgayı orada körüklüyor. Hiç inanmayın; orada battı, çıktı, ayağı çukura düştü çıkamıyor diye… Hayır, bu bilerek yapılıyor. Orada, Ortadoğu’da Sünnî - Şiî çatışmasını kendi istediği kıvama getirmeden bırakıp gitmez. Etnik çatışmaları zaten körüklemiş, halletmiştir.

Şimdi K. Irak’ta bir devlet doğuruyorlar. De facto olarak doğdu. De jure hale getirmiyorlar. Dün bir kaç gazetede böyle ufak ufak yer almış TBMM’de yaptığım basın toplantısı. Meclis’te grubum olmadığı için konuşma vermiyorlar bana. Onun da sistemini kurmuşlar. İki şekilde konuşma hakkım var Meclis’te: Bir; basın toplantısı, iki; 23 Nisan -yılda bir gün - Olağanüstü Genel Kurul. Yabancı misyonun da dinlediği, Genelkurmayın, Cumhurbaşkanı’nın katıldığı o kurul. O gün konuşuyorum. Meclis’te partisi olana genel başkanlara konuşma veriyorlar; beni artık oradan da dışlayacak halleri yok. İki gün önce yaptığımız basın toplantısında; Kuzey Irak’ta bizim 1926 Türkiye, Irak, İngiltere arası antlaşmayla ve Birleşmiş Mmilletler’in açık ifadesiyle, Türkiye’nin terk ettiği topraklar kabul edilen Musul ve Kerkük Irak’a bırakılmıştır. BM teamülüne göre, bizim o gün o toprakları terk ettiğimiz Irak devleti, yapısı bozulduğu veya ortadan kalktığı zaman o toprakları tekrar bize iadesi gerekir. Biz bunu gündeme getirdik, hukukî gerekçeleriyle koyduk.

Şimdi, Kıbrıs’ta da aynı yolla biz, 1914′te İngiltere’ye Kıbrıs’ı terk etmiştik. 1955′te İngiltere Kıbrıs’tan vaz geçtiğini açıkladı. Demin söylediğim ilkeyi işleterek BM’in de kabulüyle biz tekrar egemenlik hakkımızı Kıbrıs üzerinde kurduk. Burada da aynı şey. Türkiye bunu takip etsin diyoruz. Örneği de var; Kıbrıs. Hem bir parti açıklaması hem de yaptığım basın toplantısı ile bunu açıkladık. Tabi bu belki gündem olacaktı, öyle anlaşılıyordu ama Hrant Dink’i katlettiler. Şimdi Türkiye’de Lokman Hekim reçetesi de keşfetseniz, gökten taş da düşse artık bu, bir kaç hafta haber olmaz. Kuzey Irak meselesi haber olmaz, AB haber olmaz… Hrant olayına getirdi kilitlediler, gündemi değiştirdiler.  Tabi o, Türkiye’ye yapılmış çok namert bir kötülük. Yani adamlar işlerini çok iyi biliyorlar, demek ki…

Şimdi medeniyetler arası çatışmanın, İslam Hıristiyan çatışması olduğunu ama bunun açıkça telâffuz edilmediğini görelim. Her halde şu an itibariyle görmüş olmayan bir akıl sahibi varlık tasavvur etmiyorum.

11 Eylül’ü okuduğunuzda bir başka önemli nokta, Türkiye’yi daha çok ilgilendiren bir nokta da şudur: 11 Eylül bize gösterdi ve arkasından da BOP’yle bu zaten insanlığın önüne kondu ki; Ortadoğu corafyasında siyasetler İslam üzerinden yapılacak. BOP’nin bağrında ve böğründa ne var arkadaşlar? Ilımlı İslam var. Nedir bu ılımlı İslam? Çok söyledik, yazdık. Bunu, sadece Ceviz Kabuğu’nda, ki her biri 5.5 saatlik programlardır, 3 program yaptık ve bir tanesi kitaplaştırıldı.

Ilımlı İslam demek, bir defa Kur’an’ın açık beyanlarıyla - her halde dünyada bunu en güvenilir telâffuz edecek insanlardan biriyim - İslam’ın inkârı demektir. Ne ilginçtir ki Kur’an, evire çevire, dinin adı üzerinde operasyon yapılmamasını istiyor. Bir bildiği varmış; işte çıktı. Kur’an kadar insanoğlunun sütündeki pisliği keşfeden başka bir metin ben görmedim. Hiç anlamazsınız. İnsanın bütün kirini pasını getirir önüne koyar. Kur’an’dan koordinatları almasını bilen için Kur’an gibi bir kaynak tasavvur edilemez. Kur’an’dan o koordinatları almak için tabi, bilgi birikimi lazım, insanlığın ortak mirasını iyi değerlendirmek lazım. Bu, Arap fistanıyla, sakalla sarıkla olmaz; bu, başka değerler istiyor. Onun için İslam dünyası Kur’an’dan bu koordinatları okuyamıyor, alamıyor; buna yetecek gücü yok. Bu defa ne yapıyor; Kur’an’ı inkâr da edemeyeceğine göre - Müslüman’ın diyor çünkü - Kur’an’ın dışında bir din inşaa ediyor. 20 yıl bu ülkede, Kur’an’daki İslam diye bağırmamın sebebi budur. Çünkü İslam, Kur’an’ın getirdiği dinin adıdır. Ve bugün Müslüman dünyanın yaşadığı dinin Kur’an’la bir ilgisi yoktur. Bunu 20 yıldır söylüyorum, yine söylüyorum ve henüz bunu cerhedecek biri çıkmadı. 750 sayfa Kur’an’daki İslam kitabım ve 41 baskı yapmış. Dünya üniversitelerinde on küsür tezin konusu olmuş, Türkiye’dekilerin sayısını bilmiyorum. Ve onun açtığı çığırdan Türkiye’de İslam konusunda  4-5 ekol çıktı. Böyle bir şey koymuşuz ortaya…

Kur’an; ondan alacağınız koordinatları adam gibi değerlendirirseniz, size korkunç kanatlar takar. Bakın, “Dinin ismi üzerinde oynamayın” diyor. İsmi tek kelimedir; tevhitte zaten iki olmaz. İsminde bile tekliği korumuştur: İslam. Ama İslam everensel bir değerdir. Evrensel olduğu için yaşandığı her coğrafyada yoruma tâbidir. Kur’an bunu da istiyor. ” % 98′im müteşâbihtir” yani yoruma açıktır, diyor. Yorumla. Yorumlarsınız. İslam’ın Türk yorumu olur, Acem yorumu olur, Arap yorumu olur, Rus yorumu olur, Avrupa yorumu olur, Amerika yorumu olur, Afrika yorumu olur, Eskimo yorumu olur… olur. Ama mesela Eskimo İslamı veya Avrupa İslamı, Türk İslamı olmaz. O, İslam’a yeni bir isim koymaktır; onu istemez Kur’an. Herkes yorumlasın. “Yourumlamazsanız, zaten bundan yararlanamazsınız” diyor. Ama dinin adını değiştirmek yok.

Ben Türk İslamı tâbirini asla kullanmam. Olmaz öyle bir şey. Ama İslam’ın Türk yorumu olur. Mesela az önce dedim: Anadolu Hümanizmi; İslam’ın ve Kur’an’ın Türk yorumundan çıkan bir hümanizimdir. Bu başka bir şeydir. Arap, İslam’ı yorumlamadı, İslamı arabize etti Emevi Arabı; yeni bir din kurdu. Âkif öyle diyor, tabi bize hitaben söylüyor.  Âkif, İslam’ın büyük vicdanlarından biri. Bir şair hassasiyetiyle bunu ifade ediyor ama esas bunun muhatabı Arap’tır. Arap’ın İslam’a yaptığını şeytan bu dine yapmamıştır. Şimdi bizi, bu Arap’ın anladığı İslam’a teslim etmek istiyorlar ve bunu dindarlık diye de bizim insanımıza satıyorlar.  Hayır, Türk insanının bunu yıkması lazım. Atatürk’e satışamalarının sebebi bu. Atatürk’ün, Kur’an’ın getirdiği İslam açısından, elini öpmek dışında hiçbir şeyi Atatürk’e izafe edemezsiniz. Yaptıkları hepsi ayniyle doğrudur, gerçektir, Allah’ın muradına uygundur.

Nedir o zaman dertleri Atatürk’le? Atatürk, arabize edilmiş İslam’ın kalelerini yıktı. Arapçılık yapanlar, dini Arap’ın iradesine, örfüne teslim edenler ve buradan saltanat yapanlar Atatürk’ten rahatsız oluyor. Batı bunu biliyor ve Batı diyor ki: “Atatürk’e eğer bu iş teslim edilir ve İslam dünyası bunun farkına varırsa, bizim kıyametimiz koptu. Biz İslam dünyasını bir daha sömüremeyiz”. Onun için bakın İngiliz belgelerinin yayınlananlarına; daha yayınlanmayanları var… İslam dünyası ile Atatürk’ün arasına açan ne kadar slogan, söylem varsa - bugün siyaset dincilerinin alçakça ve namertçe Türkiye’de de kullandıkları bu söylemler Atatürk aleyhinde -  tümü İngiliz Gizli Servisi’nin ürettiği sloganlardır. Bunları yutturdu İslam dünyasına; bir tek Türkiye kalmıştı. Şimdi AB dayatması ve BOP dayatmasıyla Atatürk’ü anavatanında da yok etmek istiyorlar.

Şimdi Türk milleti, böyle bir varlık yokluk savaşıyla karşı karşıyadır. Ya bu savaşı kaybedecek; AB, Ortadoğu, BOP, biz de onun eş başkanıyız teraneleriyle… ya da…

Neyin eşbaşkanısınız, hangi eşbaşkan? Sen, Ortadoğu’nun kaderi çizilirken; Bush’un, Aznar’ın, Blair’in oturduğu masada var mıydın? Masada iş bitip, yemekler yenip yere çöp, kalıntı, kırıntı döküldüğünde, temizlik için bir amele arıyorlar, taşeron arıyorlar, seni o zaman çağırıyorlar. Sen de bunu yutup diyorsun ki, “Ben eşbaşkanıyım”.  Yapma… senin kendine saygın yok mu? Ne eşbaşkanı? Seni adam yerine koyan var mı? Sana sadece atık temizletiyorlar. Sen atık temizleyip onlardan prim alırken Türkiye’nin anasını ağlatıyorsun. Türkiye’nin geleceğini mahvediyorsun.

Şimdi bu Ortadoğu Projesi, arabize bir İslam’ı Türkiye’ye dayatmanın projesidir. Ve Hıristiyanlığın keyfine uydurulmuş İslam hayalinin bir ürünüdür… Bir defa ben buradan size dinî vechesini söyleyeyim. Din hassasiyeti olan insanlar bunu öğrensin; bu tartışmasız. Siyaseti bir kenara koyun; bir ilahiyatçı sıfatıyla size söylüyorum. Bir adam ılımlı İslam olabileceğini söylediğinde, onu uyarmak lazım eğer Müslümanım diyorsa. “Bu yanlıştır. Kur’anın otuza yakın ayeti bunun aksini söyler, böyle bir şey olmaz. Tövbe et kardeşim”. Hâlâ ısrar ediyorsa dinden çıkar. Ilımlı İslam olabileceğini söyleyen adamı uyardığınızda, hâlâ ısrar ediyorsa Müslümanlık sıfatını kaybeder. Gayet açık.

Şimdi, İslam üzerinden Ortadoğu’da yürütülecek siyasetler için bir kılıf bu. Ilımlı İslam neleri yapıyor, neleri hedefledi…bunları ülkenin önüne çıkardık. Ve tarihin önünde; benim hakkım, görevim olduğu kadar hakkım bunu söylemek. Bazıları diyor ki, “Hoca habire de kendinden bahsediyorsun”.  Sen bahset benden o zaman. Yaptıklarım ortada, onları inkâr edecek halim yok. O, atmışı Türkçe, 20′i kadarı yabancı dillerde kitapların altında imzam var. Ne diyeyim? senin keyfin olsun diye ben bunları yazmadım mı diyeyim? Babaannen mi yazdı onları? Ben yazdım. “E, canım… sen söyleme” Peki, sen söyle o zaman. Hak bana taalluk ettiğinde bunu saklamamız mı gerekiyor? Bana ambargo koyma, namertlik yapma… sen söyle.

Gönderildi Cumartesi, Ocak 27th, 2007 at 22:59 and is filed under Kategorilenmemiş. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş yapın.