MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM Grup Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşma
Nisan 12th, 2008 by goto
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım
Basınımızın Muhterem Temsilcileri
Hepinizi en içten dileklerim ve saygılarımla selamlıyorum.
Bildiğiniz gibi, Türk Polis Teşkilatının kuruluşunun 163. yıldönümünün bütün yurtta kutlandığı bir haftanın içindeyiz.
Ülkemizde emniyet, asayiş ve kamu düzeninin sağlanmasında temel kurumlardan birisi olan polis teşkilatımızın, gelişen eğitim seviyesi, büyüyen teşkilat yapısı ve artan nitelikli personel sayısı ile milletimizin esenliği için yaptığı başarılı ve zorlu görevler her türlü takdirin üzerindedir.
Güzel yurdumuzun her köşesinde, aziz milletimizin fertleriyle kaynaşarak heyecanla görev yapan, bu özellikleri ile de devlet ile toplum arasında güvenilir bir bağ ve irtibat noktası olan Türk Polisinin, kutlu vatan hizmetini üstün bir başarı ile sürdüreceğine olan inancımı huzurunuzda belirtmek istiyorum.
Bu vesile ile Türk Polis Teşkilatının 163.ncü kuruluş yıldönümünü kutlarken, emniyet şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, gazilerimize şifalar diliyor, tüm emniyet teşkilatı mensuplarına ve muhterem ailelerine mutluluk ve esenlikler temenni ediyorum.
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması davası, siyasi gündemi ve gelişmeleri belirleyen ve yönlendiren temel konu olma niteliğini korumaktadır.
* Bu konu etrafındaki tartışmaların yoğunlukla sürdüğü ortamda, yönü ve tutumunu hala belirleyemeyen yegâne siyasi partinin davanın muhatabı AKP olmasının, anlaşılması kolay bir olgu olduğu söylenemez.
- Sayın Başbakan ve arkadaşlarının kriz şartlarının oluşması karşısında, kafa karıştırmayı geçerli bir çözüm yöntemi olarak gördükleri anlaşılmaktadır.
- İfratla tefrit arasında gidip gelen AKP yöneticileri komplo teorileri ve senaryolarına takılıp kalmaktan kurtulup, önümüzdeki sancılı dönem hakkında somut bir perspektif ve makul bir yol haritası geliştirememişlerdir.
- Bu sürecin, sağduyunun rehberliğinde, hukuki ve siyasi meşruiyet sınırları içinde kalacak ve kamuoyunu rahatlatacak şekilde yürütülmesi için gerekli siyasi anlayış ve duruş ortaya konulamamıştır.
* İstanbul sermayesi ve medyasının son uzlaşma çağrıları ve girişimleri de, bu yönde bir hareketlenmeyi sağlamakta yetersiz kalmıştır.
Türkiye’nin bugünkü kriz ortamına sürüklenmesinde büyük sorumluluğu olan gerilim denkleminin iki ucunu bir araya getirmeyi amaçlayan bu girişimler “romantik talepler” olarak görülmenin ötesinde bir karşılık bulamamıştır.
* AKP’nin sözcülüğü ve avukatlığı görevini üstlenen basın ve yayın organlarındaki gönüllülerin, kapatma davası sonrası başlattıkları kampanyanın üslup düzeyi, her geçen gün düşmekte ve yargıyı hedef alan hakaretlerin dozu giderek artmaktadır.
- Darbe sürecinden, karşı darbe için harekete geçilmesinden ve halk kitlelerinin patlamaya hazır bir barut fıçısına döndüğünden dem vuran bu cihat kampanyası, hukuka ve kanunlara meydan okuyan bir pervasızlık boyutlarına taşınmıştır.
- Sayın Başbakan susmakta, medyadaki sadık kalemleri kin kusmaktadır.
* Bu kampanyadaki bazı köşe yazarlarının MHP’nin izlediği siyaset konusunda ahkâm kesmeleri ve önümüzdeki dönemde ne yapması gerektiği konusunda fetva vermeye kalkışmaları ibretle izlenmektedir.
- Önemli bir kısmı Milliyetçi Hareket’in fikri yapısına ve Türk milliyetçiliğine çok yabancı olan ve milliyetçiliği kendi sakat siyasi zihniyetleri için bir hasım olarak gören bu çevrelerin, şimdi bu konuda Milliyetçi Hareket’e yol göstermeye kalkışmaları tam bir saygısızlık örneğidir.
- Bizim bu konudaki ilkemizin demokrasiyi korumak düşüncesinden mülhem olduğu çok iyi bilinmelidir.
Siyasi partilerin halk tarafından tasfiye edilmesi gerektiği, yargı yoluyla kapatmanın geçerli bir çözüm olmayacağı hakkındaki düşüncemiz de bu ilkemizin doğal bir sonucu olarak görülmelidir.
- Bu konuda tutarlı bir siyasi duruşu olmayanlarla aramızdaki temel fark; onların, şahısları ilkelerin önüne geçirmelerinde ve mutlak bireysel sorumsuzluğu demokrasi icabı olarak göstermeye çalışmalarında yatmaktadır.
- Milliyetçi Hareket bu konuda ne düşündüğünü, önümüzdeki nazik süreçte ne yapılması gerektiğini yapıcı ve samimi bir anlayışla bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.
- MHP’ye yol göstermek için gayret sarfeden bu çevreler çok iyi bilmelidir ki, bizim kalemlerini iktidarın emrine veren, siyasi güç karşısında çıkar hesabıyla köle olan, ilkeli ve dik duruşu hiçbir dönemde bir erdem olarak görmeyen akıl hocalarına ihtiyacımız yoktur.
Değerli Milletvekilleri
* Gelinen bugünkü nokta, siyasi bir çıkmaza girildiğini göstermektedir. Bunun aşılabilmesi, AKP hükümetinin krizi sağlıklı biçimde yönetecek ve tahribatı sınırlı tutacak bir anlayışı ortaya koymasına bağlıdır.
* Ancak Sayın Başbakan’ın milli iradeyi yargıya karşı bir silah olarak kullanmak niyetinde olduğuna ve Avrupa Birliği’ne sarılmayı kurtuluş olarak gördüğüne işaret eden son beyanları, bu konuda ümitli ve iyimser olmaya mahal bırakmamaktadır.
* 1960 öncesine yollama yaparak, “yeter söz de karar da milletin” sloganını kullanan Sayın Başbakan, seçimlerde aldığı oyları herkese gözdağı vermek için bir tehdit aracına çevirmek yanlışına düşmüştür.
- Ankara’da korku senaryoları üretildiğini söyleyerek hedef saptırmaya çalışan Sayın Başbakan, bugünkü kriz ortamına sürüklenmesinde hiçbir sorumluluğu bulunmadığı saplantısından kurtulamamıştır.
- Sayın Başbakan, bütün kusur ve hataları başkalarının sırtına yükleyerek aklanabileceği gibi nafile bir hesap ve çaba içine girmiştir.
* AKP yönetiminin bu süreçte Avrupa Birliği’nin baskı ve müdahalesinden medet umması, her yönüyle hazin ve acınacak bir ibret vesilesi olmuştur.
- Son dönemde AB temsilcilerinin AKP’li bakanların teşvikiyle Türk hukuk sistemine ağır hakaretler yöneltmesi ve Anayasal düzenin kökten değişmesi çağrılarında bulunması, AKP için onur ve itibar kaynağı sayılmayacaktır.
- Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın, PKK’nın terör örgütü olarak kabul edilmemesi konusunda aldığı son kararla, AB’nin Türk adaletini hedef tahtası haline getirmesinin aynı zamana rastlaması, AB’nin ikiyüzlülüğünü bir kere daha gözler önüne sermiştir.
- Sayın Başbakan ve AKP yetkililerinin kapatma davasını haksız bulmaları anlaşılabilir bir durumdur.
Ancak, Türkiye’ye tepeden bakan, Türk milletini hor ve hakir gören Avrupa Birliği komiserlerinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve kurumlarına alenen hakaret etmeleri karşısında sessiz kalmalarının, bu hakaretlere çanak tutmalarının anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır.
- Bunu yapanların, bırakın demokrat ve muhafazakâr olmayı, Türkiye’yi sevme iddiasında bulunmaya dahi hakları ve yüzleri olamayacaktır.
- Siyasi ihtirasları uğruna, Türkiye’nin onurunun ve haysiyetinin hedef alınmasına göz yumanların, siyasi geleceğini kurtarmak telaşıyla demokrasinin geleceğini ateşe atanların, “demokrasi yıldızı” olarak anons edilmeleri ve milli irade havariliği yapmaları, kara bir mizah örneği olarak kalmaya mahkûmdur.
* Sayın Başbakan, içine girilen krizden çıkış yollarının, Brüksel’in kapılarında ve Avrupa Birliği’nin koridorlarında değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında aranacağı ve bulunabileceği gerçeğini biran önce kavramalı ve buna uygun olarak somut adımlar atmalıdır.
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin önümüzdeki süreçte Avrupa Birliği’ne bir can simidi olarak sarılacağı ve bu amaçla Brüksel’in dayatmalarının gereğini yerine getirecek bir hazırlık içinde olduğu görülmektedir.
Son günlerde, AB 10. Uyum Paketi’nin yakında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacağı ve bundan ayrı bir Anayasa değişikliği paketinin de hazırlandığı yolundaki AKP kaynaklı haberler yoğunluk kazanmıştır.
Dün yapılan Bakanlar Kurulu Toplantısından sonra hükümet sözcüsü tarafından yapılan açıklamadan, Türklüğe hakareti düzenleyen 301. madde ile ilgili değişiklik teklifinin her an Meclis gündemine girebileceği anlaşılmıştır.
Kriz ortamından çıkış için kendisi başlı başına bir kriz ve gerginlik kaynağı olan dayatma paketlerinden medet ummak, AKP’ye hakim olan zihin bulanıklığı ve pusulasızlığının bir göstergesidir.
* Avrupa Birliği komiserlerinin “artık sabrımız taştı” diyerek Türkiye’yi tehdit ettiği bir dönemde, 301. maddeyi böyle bir kriz ortamında gündeme getirmek AKP için siyasi iflas anlamına gelecektir.
Bu yola sapma hazırlığı içinde olan Sayın Başbakan şu soruların cevabını Türk milletine vermek zorundadır:
- Türklüğe hakaretin serbest bırakılmasını kim ve hangi amaçla istemektedir?
- Ermeni Soykırımı yalanının serbestçe seslendirilmesi ve buna haklılık kazandırılması sonucunu doğuracak böyle bir zillete katlanılmasını, Türkiye’den talep edenlerin sinsi amaçları ile AKP’nin emellerinin örtüşüyor olmasının ahlaki bir izahı nasıl bulunacaktır?
- PKK terör örgütü ve etnik bölücülerin de Türklük değerlerine hakaretin serbest olmasını istemeleri karşısında, Sayın Başbakan bu ihanet odakları ile hangi fikri ve siyasi çizgide buluşmakta ve bunu nasıl açıklamaktadır?
- Avrupa Birliği, PKK, etnik bölücüler ve Ermenistan’ın oluşturduğu cephenin baskı ve dayatmalarıyla Türk tarihine, Türklük değerlerine ve Türk milletine hakaretin önünün açılması, AKP’ye nasıl bir şeref ve itibar kazandıracaktır?
* Sayın Başbakan, Türkiye’nin önüne bir demokrasi çıtası olarak büyük bir hayasızlıkla çıkarılan bu konuda, sürekli edebiyatını yaptığı milli iradenin yegâne kaynağı olan Türk Milleti’ne hesap vermekten kaçamayacaktır.
- 301. madde Meclis’in önüne getirilirse, AKP’li 339 milletvekili Türk Milletinin ve şerefli Türk tarihinin huzurunda bir onur ve haysiyet imtihanıyla karşı karşıya kalacaklardır.
- Kimseye bırakmadıkları, muhafazakârlık, demokratlık ve mukaddesatçılığın gerçek yüzü ise bu imtihan sonucunda ortaya çıkacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi, Meclis zemininde her imkânı kullanarak buna sonuna kadar karşı çıkacak ve AKP’nin temsilcisi olduğu bu sakat ve şaibeli zihniyetle ülke çapında bir kamuoyu oluşturma süreci başlatacaktır.
Değerli Milletvekilleri,
AKP’nin hazırladığı demokratikleşme ve Anayasa değişiklikleri paketinde yer alması düşünülen diğer bazı hususlar da, Türkiye’de yaşanan gerginlik ve siyasi krizi daha da derinleştirecek niteliktedir.
Anadilde eğitim, yerel yönetimlere yetki devri ve milli kimlik ve vatandaşlık tanımlarına ilişkin hükümler etnik bölücülüğün hain amaçlarına hizmet edecek ve Türkiye’yi çok tehlikeli bir çatışma ortamına sürükleyecektir.
Temel hak ve özgürlükler alanının genişletilmesinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü zedeleyerek mümkün olamayacağı ortadadır.
AKP, Türkiye’yi bölmenin, etnik tahriklerle milli birliğini yıkmaya çalışmanın ve bu yolla iç çatışma kışkırtıcılığı yapmanın, demokratik hak ve özgürlüklerle savunulamayacağını hâlâ anlayamamıştır.
Üniter-milli devlet ve tek millet esası bakımından tartışma yaratacak zorlamalar ve “Anayasal vatandaşlık” gibi zırvalarla Türk milli kimliğiyle oynanmaya çalışılması, iç huzur ve güvenliği tehlikeye düşürecek ve AKP’yi altından kalkamayacağı çok ağır bir vebalin altında bırakacaktır.
Türkiye’yi içine soktuğu siyasi krizden çıkarmak için sağduyu yerine AB’ne sarılan Sayın Başbakan’ın, topyekün bir devlet, rejim ve toplumsal krize davetiye çıkarması Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır.
Sayın Başbakan kendini kurtarma telaşıyla bu yola saparsa, bu kez de partisini, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı fiil ve eylemlerin odağı haline getirmekte de önemli bir mesafe katedecektir.
Bu durumda, Türkiye’nin böyle bir karanlık ortama sürüklenmesini önlemek için çaba gösterenlere de, Sayın Başbakan ve yol arkadaşlarına “kendi düşen ağlamaz” atasözünün derin anlamını hatırlatmak kalacaktır.
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Konuşmamın bu bölümünde, toplumun her kesiminde kaygı uyandıran ekonominin genel durumu hakkındaki görüş ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türkiye’yi tehdit eden ciddi gelişmelerin yaşandığı ve gerilimin tırmandığı günümüzde, Türk ekonomisinde de alarm zilleri çalmaya başlamış, yıllardır sürdürülen sanal başarıların artık sonuna gelindiği ortaya çıkmıştır.
Her gün, ekonomik ve sosyal kriz kâbusları ile uyanan Başbakan ve hükümeti, bu çok yüksek risk ortamında, yıllardır yanlış politikalarla mahkûm ettiği sıcak para ile ekonomimizi dengede tutan güç odakları tarafından adeta rehin alınmış durumdadır.
Bu sarmalın sonunda, yavaşlayan büyüme ve artan işsizlik, çoğalan yoksulluk ve nihayetinde büyük bir siyasi, sosyal ve ekonomik bunalım ile karşılaşmak artık kaçınılmaz bir akıbet olacaktır.
Yıllardır AKP’nin teslim politikalarını göz ardı ederek, tavizi küreselleşme; teslimiyeti çağdaşlık; yozlaşmayı evrenselleşme, yoksulluğu gelişme olarak maskeleyen yandaşları da hükümeti terk etmek üzeredir.
Ne yazık ki, AKP iktidarının altıncı yılında namuslu insanlarımızın yoksulluk, ümitsizlik ve korkuya sevk edildiği karanlık bir ülke haline gelen Türkiyemiz;
* Yabancı mallara ardına kadar açık, yerli üreticiyi tamamen çaresiz bırakan korumasız bir pazar ortamı,
* İthalatın artmasına, yerli üretimin körelmesine neden olan bastırılmış bir döviz kuru ve aşırı değerlenmiş Türk lirası,
* Girdiği “yoğun bakım” şartlarında, mahkûm olduğu sıcak paradan beslenen sermaye piyasasında artan yabancı ağırlığı,
* Serbest pazar, küresel sermaye ve tam rekabet adı altında bir takım iktisadi gerekçelerle milli varlıkların satılması,
* Bütün bunların kaçınılmaz sonucu olan, aşırı borçlanma, yabancılara satış, bankacılık sektöründe ve medyada yabancılaşma,
* Açlıkla boğuşan milyonlara karşılık, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Japonya’dan daha fazla dolar milyarderi üreten çarpık ve adaletsiz bir sistem,
* Üretmeden tüketme ve ürettiğinden fazlasını harcama döngüsüne saplanmış bir ekonomik garabet,
* Yoksullaşmış kitleler, borçlanmış esnaf, küçülen sanayici, terk edilen tarım ve artan işsizlik, gerçeği ile yüz yüzedir.
İktidarını yabancı güçlerin siyasi, ekonomik, mali destek ve himayelerine bağlayan AKP Hükümeti’nin artık milli karar alma imkânı kalmamış, ekonominin güdümü tamamen yabancı unsurlara geçmiştir.
Bugün AKP hükümetinin düştüğü ekonomik sarmalda Başbakan Erdoğan’ın önünde iki seçenek kalmıştır.
Birincisi, ekonomik krizi olabildiğince öteleyebilmek için dayandığı yabancı güçlere ve kaynaklara, tam teslimiyetçi ilave manevralar yapmak,
İkincisi ise, birinci tedbirlerin de çare olmadığı noktada, gelinen ekonomik buhranın faturasını başkalarına kesmek için, partisine yönelik sanal tehditler ve komplolar yaratmak ve gerekçeler uydurmaktır.
Başbakan’ın son konuşmalarında, kalkınma masalına devam etmek istediği dikkate alınırsa, ikinci seçenekten önümüzdeki günlerde yararlanacağı, ekonomideki başarısızlığına bahane olarak, partisine yönelik kapatma davasının mağduriyetini kullanacağı anlaşılmaktadır.
Başbakan şimdiden, millete hizmetin önlenemeyeceğini söyleyerek, sanki hizmeti önleyen birileri varmış gibi hayali düşmanlarla savaşmaya başlamıştır.
Değerli Arkadaşlarım,
Önceki tecrübelerden, gelişmekte olan ülkelerde faizin düştüğü, ucuz ve bol finansman kaynaklarının hızla riskli yatırımlara yöneldiği dönemlerin sonunda, bir kriz halinin ortaya çıktığı bilinen bir vakıadır.
Geçtiğimiz yıl içinde, ABD gayrimenkul piyasasında başlayan ve büyüyerek bankacılık sistemine yayılan dengesizlik; en büyük tüketici olan ABD’ye mal ve hizmet satarak ayakta duran küresel ekonomiyi bunalımın içine sürüklemiştir.
Bu hadisenin başlattığı gelişmelere paralel olarak yaşanan, bankacılık sistemindeki tıkanıklıklar ile kredi mekanizmasındaki aksamalardan reel sektör ziyadesiyle etkilenmiş ve daralma yaşanmaya başlamıştır.
Bu gün karşımızdaki gerçek durum, 2002 yılından itibaren ortaya çıkan küresel ekonomik düzenin artık sonuna gelindiğini, küresel saadet zincirinin kopmuş bulunduğunu göstermektedir.
Dış piyasalarda yaşanan bu çalkantı ve dengesizlik halinin; son beş yıldır yüksek yabancı sermaye çekerek cari açığını finanse etmiş olan Türkiye ekonomisini ağır biçimde etkilemesi kaçınılmazdır.
Yaklaşık 39 milyar dolar sınırında bir cari açık veren Türkiye için, ilk tehlike küresel kaostan etkilenerek döviz fiyatlarının artmasıdır. Bu olumsuz durum, yabancı yatırımcıların piyasadan çıkmak için döviz talebiyle başlayacak ve bu eğilim krizin açığa çıkmasına neden olabilecektir. Nitekim yabancı yatırımcı bu tehlikeyi görmüş ve paralarını peyderpey alıp Türkiye’yi terk etmeye başlamıştır.
Buna paralel olarak vatandaşlarımızın, tasarruf amaçlı olarak tekrar dövize dönüş yapmaları halinde sorunların daha da ağırlaşması ve bir panik havasının doğma ihtimali artmış bulunmaktadır.
Muhterem Milletvekilleri,
1991, 1994, 1999 ve 2001 yıllarında; küresel ekonomik şoklar, depremler, toplumsal bunalım ve terör olayları gibi sebeplerle, yurtdışından finansman akışının kesildiği dönemlerde ekonomimizin durakladığı ya da küçüldüğü bilinen gerçeklerdir.
Ülkemizdeki tasarrufların yetersizliği, kendi kaynaklarımızla milli ekonominin finanse edilmesini sağlamaktan uzaktır. Bu güçlüğe ilave olarak, AKP iktidarının güvenden ve istikrardan yoksun siyasi yönetimi; iç tasarrufların önemli bir bölümünün yurtdışında tutulmasına neden olmuştur.
Bu olumsuzlukların yanı sıra, küresel ekonomik sisteme sirayet eden finansal açmaz karşısında, Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetinin sergilediği basiretsizlik ve vurdumduymazlık, sorunları içinden çıkılamaz hale getirmeye başlamıştır.
Gelişmeler, küresel bolluk döneminin sonuna gelindiğini, daralma, küçülmenin önümüzdeki aylara, yıllara sirayet edeceğini işaret etmektedir.
Dünyanın başka ülkelerindeki ekonomik büyümenin gerileyeceği, hatta duracağı dikkate alındığında, Türkiye’nin de büyümede sorun yaşayacağını, ticaret hacminde büyük bir daralma olacağını öngörmek takdir edersiniz ki bir kehanet olmayacaktır.
Ancak, bu gelişmeler karşısında, Başbakan Erdoğan’ın, yaklaşan krizin kokusunu nihayet aldığını, kriz anı gelmeden, bahane üretmeye, istismar ve mazlum edebiyatının yeni örneklerine sığınmaya çalıştığını ortaya koymaktadır.
Mukadder bir çarpışma ile sonuçlanacak bu sürecin önündeki tehlikeleri gören bütün kurum ve kuruluşlar, şimdi uyarı üstüne uyarılar yapmakta, gelişmelere kulaklarını tıkayan AKP hükümetine alarm zillerini çalmaktadırlar.
Bu gerçekler ortada iken, Başbakan meseleyi siyasi polemikle çözeceğini zannederek, sahte başarı ve gelişme hikâyeleri okumaya devam etmektedir.
Hatta hakkındaki dava ile AKP’nin başarı masalı arasında bir bağ kurarak komplo teorileri üretmekte, AKP’siz bir Türkiye’de ekonominin çökeceği, sözde istikrarın bozulacağı gibi bir şantaj ve bahaneye çaresizce sığınmaktadır.
Bir panik halini yaşamaya başladığı anlaşılan Başbakan’ın ağzından bu gidişatla, küresel krizin bile AKP karşıtlarınca çıkartıldığını işitmek, hatta ekonomik krizin muhalefetin tuzağı olduğunu duymak, hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
Sayın Başbakan, bu çıkışları ile muhtemel ekonomik buhranı görmüş, gerekçelerini ve sebeplerini hükümet dışı faktörlere şimdiden yükleyerek, faturalarını başkalarına ödetmek için siyasi bir manevraya başlamıştır.
Değerli Arkadaşlarım,
Bilindiği üzere, hükümetin, enflasyonla mücadele amacıyla, 1 Ocak 2006′dan itibaren uygulamaya başladığı “açık enflasyon hedeflemesine” rağmen yükseliş durdurulamamış ve enflasyon tekrar iki haneli rakamlara ulaşmıştır. Bu kapsamda, yılın ilk altı ayı için yüzde 2 zam alan işçi ve memurumuz enflasyona ezdirilmiştir.
Bu gelişmeler üzerine bir hükümet üyesinin, enflasyonda yıllık yüzde 4’lük hedefin gerçekçi olmadığını söylemesi ve yüzde yüz yanıldıklarını itiraf etmesi; AKP’nin kendi izlediği politikalarında bile, Bakanlar Kurulu’nun bazı üyelerinin nezdinde tutarlılığını ve inandırıcılığını kaybetmiş olduğunun göstergesi olmuştur.
Enflasyonla ilgili tutturulamayan hedefin nihai sonucu ise, bundan önce olduğu gibi, IMF’ye yeni bir mazeret mektubunun hazırlanarak, AKP tarafından yeni bir yol haritasının talep edilmesi olacaktır.
Özellikle, bundan sonra gıda ve enerji fiyatlarında yaşanacak artışlar, küresel belirsizlikler ve kısa vadede döviz kuru üzerindeki gelişmeler enflasyonun yükseliş eğilimini güçlendirecek temel faktörler olarak görülmektedir.
Bunun yanı sıra, mal ve hizmet fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan enflasyona ilave olarak, varlık fiyatlarından kaynaklanan enflasyon artışına da önümüzdeki dönemde şahit olunacağı anlaşılmaktadır.
Bu vahim gelişmenin en üzücü neticesi ise, asgari düzeyde hayatını devam ettirebilmek için, gelirinin dörtte birini gıdaya harcamak zorunda olan milyonlarca vatandaşımızın yeni dönemde gerçek bir açlık tehlikesi ile karşılaşması olacaktır.
Hükümetin önleyemeyeceği artık iyice anlaşılan enflasyon artışının sonunda, başta dar gelirli vatandaşımız olmak üzere toplumun bütün kesimlerinin refah düzeyi düşecek ve satın alma güçleri kaçınılmaz olarak daha da zayıflayacaktır.
Bugün karşımızdaki acı gerçek, yıllardır sıkılan kemerlere, çekilen sıkıntılara, milyonlarca vatandaşımızın fedakârlıklarına rağmen, enflasyonun yeniden dirilmiş olmasıdır. Hükümet bu konuda başarısız olmuştur ve bunun asla mazereti yoktur.
Enflasyonun yükselmeye başladığı, küresel dalgalanma ile cari açığın birleşerek belirsizliklerin yoğunlaştığı ve alınmayan tedbirlerin yaklaşan bir buhranı işaret ettiği bu dönemde, uluslararası bir derecelendirme şirketinin, Türkiye ekonomisinin görünümüyle ilgili notu negatife çevirmesi dikkate değer bir gelişme olarak görülmelidir.
Hükümetin ekonomiyle ilgili üç bakanının basın toplantısıyla sözde olumlu buldukları milli gelir rakamlarını gerekçe göstererek, Türkiye’nin kredi notu artışını hak ettiğini söylemelerinin ardından henüz birkaç haftalık bir süre geçmiş olması dikkat çekicidir.
AKP hükümeti, şayet bu uyarıya da küresel kriz karşısında gösterdikleri aymazlık ve laubalilikle yaklaşırsa, korkarız ki, biriken enerji bulacağı ilk çatlaktan boşalacak ve ekonomide vahim gelişmeleri ardı ardına tetikleyecektir.
Muhterem Milletvekilleri,
Başbakan Erdoğan ile AKP hükümetinin ısrarla saklamaya çalıştığı gerçekler ve bu ilkesiz ve beceriksiz kadroların resmettiği karanlık Türkiye tablosunun ekonomik görüntüsü ne yazık ki şöyledir:
* Son beş yıllık dönemde ihracat büyük oranda artmıştır, doğrudur. Ancak, ithalatta yüzde 230 ve dış ticaret açığında ise yüzde 306 oranında çok daha büyük artış yaşanmıştır.
* Geçtiğimiz yıllarda ülkemiz, döviz fiyatının düşük seyretmesi sonucunda; ucuz ve kalitesiz ara malların pazarı olmuş, yerli üreticimiz bu durumla rekabet edemeyerek iş yerlerini kapatma aşamasına gelmiştir.
* Artan ithalat ise aynı zamanda cari işlemler açığını Gayri Safi Yurtiçi Hâsılanın yüzde altısına yaklaştırarak finansal piyasalarda kırılganlığı arttırmıştır.
* Düşürüldüğü iddiasıyla övünülen borç stokunda ise gerçekler Başbakan’ın iddia ettiği gibi değildir.
* Geçtiğimiz yıl toplam kamu borç stoku 2002’ye kıyasla yüzde 38 oranında, toplam net dış borç stoku ise yüzde 90 düzeyinde artmıştır. 2007 yılında merkezi yönetim iç borç stoku ise, 2002’ye kıyasla yüzde 70,3 yükselmiştir. Yani iddia edildiğinin aksine, hem oran olarak, hem de miktar olarak borç stoku artış göstermiştir.
* Özel sektörün borcu ise 2002 yılına göre; 2007 yılında yüzde 266 oranında artmıştır. Borçlanma artık özel sektör üzerinden yapılmaktadır. Dış borcun önemli kısmının özel sektöre ait olması, muhtemel buhranın büyüme ve istihdam üzerinde ciddi tesirler yaratacağını göstermektedir.
* Özel sektör borç tutarını, toplam borç stokundan ısrarla ayrı tutmaya çalışan Başbakan Erdoğan’a; iftihar ettikleri ihracattaki özel sektör payının yüzde 148’e ulaştığını da bu vesileyle hatırlatmak isterim.
* “Bizim önceliğimiz insanımızın mutluluğudur, huzurudur” diyen Başbakan Erdoğan; bankalara bireysel kredi borcunu ödeyememiş vatandaşlarımızın sayısının 2007 yılında, 2003 yılına göre yüzde 1914 oranında artmış olması karşısında mutluluktan ne anladığını da kamuoyuna izah etmek durumundadır.
* 2003 yılında kredi kart borcunu ödeyemeyen 23.850 kişiye 2007 yılında tam 188.371 kişi eklenmiştir. Kredi kartı ve tüketici kredisi borçları da 2002 yılından bu zamana kadar, yüzde 1452 oranında büyümüştür.
* 2007 yılında protesto edilen senet sayısı, 2002’ye oranla yüzde 194 oranında artmış, senet miktarı ise yüzde 600 oranını geçmiştir.
* Karşılıksız çek miktarı son beş yılda yüzde 432 oranında artmış ve 2002 yılından, 2007 yılı sonuna kadar 39 milyar 502 milyon YTL’lik çek karşılıksız çıkmıştır. Bu rakamlar iflasla sonuçlanan ticari ilişkilerin giderek arttığını, işletmelerin birer birer kapandığını, binlerce kişinin borç batağına sürüklendiğinin işaretidir.
* Bizzat Başbakan Erdoğan tarafından söz verilmesine rağmen, çiftçilerimizin destekleme ödemelerini alamadıklarına dair feryatlar hükümet tarafından maalesef işitilmemektedir.
* Geçtiğimiz beş yıl boyunca, özellikle uluslararası konjonktürün etkisiyle ve yurtdışı kaynakların finansmanıyla sağlanan göreceli ekonomik büyüme bir vakıadır. Ancak, 2007 yılına ait yüzde 4,5’e gerileyen büyüme rakamı bu sürecin sona erdiğini ispat etmektedir.
* Bu sonuçla 2007 yılında büyümede bir önceki yıla göre yüzde 34,7 oranında düşüş yaşanmış, böylelikle son beş yılın en düşük rakamı ortaya çıkmıştır.
Muhterem Milletvekilleri,
Herhangi bir üretim faaliyetine dayanmadan, sadece hesap yönteminin değiştirilmesi ile aşağı çekilen genel nüfus sayımı sonucunda milli gelirde sanal bir yükseliş olmuştur.
Hükümetin övünerek yaptığı bu hesaba göre, dört kişilik bir ailenin her bireyine yılda 9333 dolar, ailenin tamamına ise 37.300 dolar gelir girmesi gerekmektedir. Oysa ki bu tamamen bir aldatmacadır ve inanılacak tarafı yoktur.
Görüldüğü kadarıyla, Sayın Başbakan, kendisinin, ailesinin ve yakınlarının gelirlerindeki göz kamaştırıcı artışlarla, vatandaşın gelirindeki sözde artışı birbirine karıştırmaya başlamıştır.
Kişi başına gelir rakamı, bu haliyle basit bir aritmetik ortalama olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Zira, milli geliri büyük, ancak gelir dağılımı bozuk olan bir ekonomide; hesaplama sistemindeki oynamalarla ulaşılan kişi başına düşen gelir rakamı yanıltıcı bir sonuç olacaktır.
Toplam geliri, toplam nüfusa bölerek elde edilen bu sanal paylaşımın sonunda; vatandaşta olmayan, işçiye, köylüye, memura, emekliye yansımayan bu serveti kimlerin gasbettiği ortaya çıkarılmalı ve iktidar bu adaletsizliğin siyasi hesabını mutlaka vermelidir.
Bu aşamadan sonra, Başbakan Erdoğan’ı da, hükümetini de;
* Ne, sahte rakam oyunları ile sürdürmeye çalıştığı zenginlik masalı,
* Ne, yılların ihmalini örtmek için sorumluluğunu küresel dalgalanmaya bağlamaya çalışması,
* Ne, artık kendinden önceki yılların “enkaz edebiyatına” sığınma kurnazlığı,
* Ne, yaptığı yanlışlarla partisini sürüklediği siyasal krizlerle, ekonomik başarısızlığa kılıf arama çabaları,
* Ne de, salonlara doldurduğu yandaşlarının “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları kurtaramayacaktır.
Milliyetçiler için, küreselleşmeyi kutsayan, batı başkentlerini saygın bulan, yabancı sermayedarla övünen; buna karşılık milli kaynakları israf eden, milli girişimcinin önünü tıkayan, milli sermayeyi değersizleştiren bu zihniyetin yaptıkları asla ve asla kabul edilmeyecektir.
Değerli Milletvekilleri,
Özellikle son aylarda, yurdumuzun çeşitli yörelerinde meydana gelen toplu veya münferit olaylara fail arayan mihrakların, ilk aklına gelen adresin Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Gençlik olduğu, üniversitelerde meydana gelen bazı hadiseler ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Yıllardan beri, ısrarla ve her fırsatta partililerimizi ve ülkücü gençliği sokaktan uzak durmaya, tuzaklara karşı uyanık olmaya yönelik çağrılarımız kamuoyu tarafından izlenmekte ve bilinmektedir.
Buna rağmen, İmralı Canisi’nin sözde doğum gününü kutlamak adına yapılan provokasyonlardan yola çıkarak, çatışmanın, kavganın ve kargaşanın hiçbir şekilde muhatabı olmayan Milliyetçi Hareket mensuplarını bir kavganın tarafı gibi göstermeye yönelik alçakça girişimleri şiddetle ve nefretle kınıyorum.
Bu son gelişmelerden, milliyetçilerin milli meselelerin çözümünde demokratik inisiyatif almaya başlamalarının, içte ve dıştaki çeşitli güç odaklarını rahatsız ettiği ve bu nedenle partimizi hedef aldıkları anlaşılmaktadır.
Ülkemizi kutuplaştırma ve cepheleştirme kampanyalarının yoğunlaştığı son günlerde düğmeye basılmış gibi adeta ortak akılla hareket eden Milliyetçi Hareket Partisi aleyhtarlığı, medyaya kadar bütün abartılarıyla yansımış bulunmaktadır.
Özellikle, son yıllarda Kandil dağından üniversite amfilerine ve yurtlarına kadar öğrenci maskesiyle inmiş bulunan PKK’lı hainleri göz ardı ederek, yaşanan münferit olayları Türk milliyetçilerine mal etme ve suçlu gibi gösterme konusundaki maksatlı girişimler hız kazanmıştır.
Huzurunuzda, yaşanan olayların mutlaka milliyetçilerle ilişkilendirilmesine yönelik sinsi ve zorlama gayretlerin beyhude çabalar olduğunu ve partimizle hiçbir ilgisinin olamayacağını kamuoyuna duyuruyorum.
Milliyetçi-ülkücü hareket, kardeş kavgasına ve ayrımcılığa sürüklenmek istenen milletimizin birlik ve kucaklaşma adresi olacak, başka başkentlerde yazılmış parçalanma senaryolarının figüranı olmayacaktır.
Tahrik ve tertipler ne derece büyük olursa olsun, Milliyetçi Hareket mensupları demokratik tepkiler haricinde hiçbir girişime alet olmayacak, hiç kimsenin milliyetçilerin yüksek hassasiyetinin istismarına da fırsat vermeyecektir.
Kurulduğu yıllardan bu yana milli hassasiyetlerin simgesi, Türklük sevgisinin timsali olan milliyetçi-ülkücü hareketin vatanseverlik refleksini sınamaya çalışanların niyetlerini bir kez daha sorgulamalarını ve bu sinsi emellerini gözden geçirmelerini umuyorum.
Bu olaylar karşısında muhtemel tahriklerin devamının gelebileceği düşüncesiyle, başta siyasi iktidar olmak üzere, valileri, üniversite rektörlerini, gerekli tedbirleri almaları konusunda acilen göreve davet ediyorum.
Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı
Gönderildi Cumartesi, Nisan 12th, 2008 at 12:56 and is filed under Genel Başkanlar, Parti Haberleri. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.