CHP Genel Başkanı Baykal CHP TBMM Grubu’nda “'’Devlete Röntgencilik Yapmak Yakışmaz. Bu İktidar Sayesinde Röntgenci Devlet Olduk’ 20-05-2008
Mayıs 24th, 2008 by goto
-'’Perişanlık, suçüstü oldular. Bir yüksek yargıcı izliyorsun. Ne zaman izliyorsun? AKP kapatma davasından hemen önce izliyorsun” -”’Suçüstü yakalanmışsın. Ne oluyor, inkar. Ee, inandır, göster, kaldırıver arkasını bakalım dinleme aleti mi, değil mi? Diyorlar ki ‘Onu değil, başkasını dinleyecek’ Demek ki dinleme aleti”
-“Peki başkasını dinleyecektin de niye adamın evinden çıktığı andan itibaren gideceği lokantaya kadar peşinde dolaşıyorsun? Başkasını dinlemek için o kişiyi evinden itibaren takip etmen mi gerekiyor?'’
-“Yabancılar Atatürk’ü Yüzyılın Lideri ilan etti. Hala Mustafa Kemal’i içine sindiremeyen, ona karşı gizli gizli kampanya yürütenlere ibret olsun…”
-“Benim hayatımda kin ve nefret duymak yoktur. Ben kin ve nefret duysam önce sana kin ve nefret duymam gerekir. Yüzde 34 oy aldıktan sonra senin siyasi haklarının verilmesi için öncülük yapan ben değil miyim?”
-Bizimki ‘o cumhurbaşkanı oldu, ben olamadım’ gibi bir hazımsızlık, rahatsızlık değil. Ben Çankaya’ya kin ve nefretten dolayı değil, ilke gereği gitmiyorum”
-“ Türkiye’nin temel sorunları tartışılacaksa Çankaya’ya giderim. Ama ‘Gel bir yemek yiyelim’ dediği zaman, ‘Ben seninle değil, muhtarlarla yiyeceğim'’ dedim.
-'’Kaymak tabakasıymış. Biz o işleri bilmeyiz. O işleri sen bilirsin. Biz, eşimle, iki torunumuzla, orta halli Türk ailesinin yaşamını sürdürüyoruz. Kendi alışverişimizi kendimiz, kendi işimizi kendimiz yapıyoruz. Uşaklarımız, aşçılarımız etrafımızda dönmüyor. Sosyetik 7 yıldızlı otellerde cümbür cemaat, eşi dostu toplayıp devlet sırtından tatil yapmak bizim lügatımızda yazmaz. Arap şeyhleriyle hediye teati etmek, aile temasları yapmak bizim işimiz değil. Bunları sen bilirsin. Ayrıca ben halkın içindeyim ve koruma ordusuyla da gezmiyorum.
-“4 Haziranda Şanlıurfa’da, 5’inde Diyarbakır’dayız. Sorunları yerinde tartışıp, çözümü budur diyeceğiz”
-'’Hafta sonu Tuzla’daydık. Tuzla tersanelerinde facialar yaşanmaktadır. Önlem alacaksın, alamıyorsan, Orada kalamazsın, gideceksin'’
-“Yargı reformu şapkadan çıkarılmaz ki, Adalet Bakanı Türkiye’de kimsenin haberi yokken yargı reformu paketini şapkadan çıkardı, AB’li muhatabına takdim etti…”
-Yargının ihtiyacı bağımsızlığıdır. Yapılması gereken HSYK’na üye seçmek değil, yapılması gereken HSYK’ndan Bakan ile Müsteşarının çıkarılmasıdır”
-“Faizin artması demek, ekonominin yeniden cendere içine sokulması, üreticinin, yatırımcının, sanayicinin, tüketicinin cezalandırılması demektir”
-’Hükümet, seçim ekonomisi uygulama hazırlığı yapıyor’. (Her şeyi, ekonominin gerektirdiği biçimde değil, benim seçim hesabımın gerektirdiği şekilde kullanmalıyım) anlayışı, bunlara egemen olmuştur”
-“Sayın Başbakan küçük bir rahatsızlık geçirmiş. Duydum çok üzüldüm. İnşallah en kısa zamanda düzelir. Ayağa kalkar. Bu hastalıklar geçer aman iç dünyasını kaptırmasın”
İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) - Genel Başkan Deniz Baykal, “Yabancılar ABD’de 11 kriter üzerinde değerlendirme yaparak Atatürk’ü Yüzyılın Lideri ilan etti. Hala Mustafa Kemal’i içine sindiremeyen, ona karşı gizli gizli kampanya yürütenlere ibret olsun” dedi.
Genel Başkan Baykal, CHP TBMM grubunda yaptığı konuşmada, dün coşkuyla kutlanan 19 Mayısın siyasal yaşamın bir dönüm noktası olduğunu belirtti.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlanırken, İşsizlik ve eğitim sorunlarının, en fazla gençliği vurduğuna dikkat çeken Baykal, tarımın karşı karşıya olduğu sorunları, çiftçinin sıkıntılarına değindi.
4 Haziran günü Şanlıurfa’da ‘’Tarım Kurultayı'’ düzenleneceğini, kuraklığın neden olduğu sorunlar dahil, tüm sorunları yerinde inceleyeceklerini, çözüm bu diye CHP’nin çözüm önerilerini ortaya koyacaklarını açıklayan Genel Başkan Baykal, ertesi gün de MYK üyelerinin Diyarbakır’a geçeceğini ve vatandaşların, sorunlarını dinleyeceğini, kitle örgütleriyle bir araya gelineceğini söyledi.
Grup konuşmasında ekonomik tablonun, kaygı verici olduğunu belirten Baykal, “Merkez Bankası faiz artırdı. Bu üretimin, yatırımın cezalandırılması, ülkenin borçlanma yükünün artırılması, ekonomide işlerin iyiye gitmediğinin, ekonomideki kanamanın devam edeceğinin işaretidir” dedi.
Genel Başkan Baykal, Hükümetin seçim ekonomisi uygulama hazırlığı içinde olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi;
‘’Gidişat, seçim ortamına doğru olabilir. Bu gidişat karşısında, ‘aman elde, avuçta ne varsa, her şeyi, ekonominin gerektirdiği biçimde değil, benim seçim hesabımın gerektirdiği şekilde kullanmalıyım’ anlayışı, düşüncesi bunlara egemen olmuştur. Çok tehlikeli bir seçim ekonomisi istikametinde sürüklenme ortaya çıkmıştır'’
Hükümetin, İşsizlik Sigortası Fonunda biriken nemanın bir kısmına göz diktiğini de belirten Baykal, buna sendikaların neden seyirci kaldığını anlayamadığını söyledi ve sendikalara, ‘’Buna göz yumarsanız gerisi gelir, çarçur edilmesine izin vermeyin'’ diye seslendi.
Grup konuşmasında, Tuzla tersanelerindeki ölümlere de değinen Baykal, bu ölümlerin, ‘’iş kazası'’ olarak nitelenmeyeceğini söyledi. İhmal, vurdumduymazlık, sorumsuzluk sonucu facia yaşandığını belirten Baykal, ‘’Bazı tersaneler var ki ölümler tesadüf değil, art arda facialar yaşanıyor. Bunların karşısında iktidar yetkililerinin üzüntülerini beyan etmesi önlem değil, bu sorunun çözüme ihtiyacı var. Hiçbir önlem alınmazsa bunların artacağı açık. Bu tablo karşısında, gerçekleşecek ölümlerin sorumlusu kim olur? Tedbir alması gerekirken, almayanlar değil mi? Önlem alacaksınız, alamıyorsan, orada kalamazsın, gideceksin. Dünyanın her yerinde böyle. ‘Ben mi sebep oldum’ Sen önlemekle yükümlüsün, sorumlusun, yetkin var. Gerekeni yapmamışsın, çekil, yapacak biri gelir derler. Türkiye’de de dememiz lazım.'’ dedi.
AKP tarafından hazırlanan yargı reformu hazırlandığına da dikkat çeken Genel Başkan Baykal, , Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in, ‘’Şapkadan tavşan çıkarır gibi'’ bunu cebinden çıkarıp, AB’li muhatabına sunduğunu söyledi.
Baykal, birilerinin, ‘’karambolden, sel önünden kütük kapmaya çalışır gibi'’ amaçlarına ulaşmaya çalıştığını belirterek, Hükümetin, duygusal nedenlerle üniversitelerle ilişkisini sağlıklı şekilde kuramadığını söyledi. Deniz Baykal, üniversite hastanelerinde çalışan hemşirelerin, Sağlık Bakanlığında çalışanlardan daha az maaş aldığını da hatırlatarak bunu kınadı ve maksatlı bir uygulama diye tanımladı.
Genel Başkan Deniz Baykal, Başbakan Erdoğan’ın “CHP halktan kopuk, kaymak tabakanın yanında” sözlerini değerlendirirken, Eşi ve iki torunuyla birlikte orta halli bir Türk ailesinin yaşamı sürdürdüklerini söyledi ve 7 yıldızlı, sosyetik otellerde maaile tatil yapmanın, Arap şeyhleriyle hediye teatisinde bulunmanın lügatlarında olmadığını söyledi.
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 20.05.2008 TARİHİNDE
GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA
CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli misafirlerimiz; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum, hepinize hoş geldiniz diyorum. (Alkışlar) Türkiye’nin çok hareketli günler geçirmekte olduğu şu sırada yine bir grup toplantısında hep bir aradayız. İlginize, desteğinize, varlığınıza yürekten teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
Bugün toplantımıza geçmeden önce size sevineceğinizi düşündüğüm bir haberim var. Cumhuriyet Halk Partisine katılma kararını almış olan değerli belediye başkanlarımız aramızda onları kısaca size tanıtmak istiyorum. Kendilerinin buradaki varlığından, Cumhuriyet Halk Partisine katılma kararından çok büyük bir mutluluk duyuyorum, kıvanç diyorum, kendilerini kutluyorum, teşekkür ediyorum. El ele birlikte Türkiyemize sahip çıkacağız. (Alkışlar)
Önce, Tekirdağ Mürefte Belediye Başkanı, Demokrat Partiden Cumhuriyet Halk Partisine geçen Sayın Abdullah Perçin. (Alkışlar)
Yine Tekirdağ Yeniçiftlik Belediye Başkanı, Milliyetçi Hareket Partisinden Cumhuriyet Halk Partisine geçen Kadir Ünal. (Alkışlar)
Yine bugün aramızda, Zonguldak Ereğlisinin çok sevilen, Demokrat Partiden Cumhuriyet Halk Partisine geçen eski Belediye Başkanı Sayın Halil Posbıyık. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarımı yürekten kutluyorum, onlarla beraber gelmiş belediye meclis üyelerimiz de var; onları da şöyle bir okuyuvereyim kısaca:
Mürefte Belediye Başkanımızla birlikte Cumhuriyet Halk Partisine geçen belediye meclis üyeleri: Sayın Hasan Adalı, Mustafa Tuna ve Remzi Zümbül. (Alkışlar)
Yeni Çiftlik Belediye Başkanımızla birlikte Cumhuriyet Halk Partisine geçen belediye meclis üyelerimiz: Sayın Hüseyin Somuncu, Sayın Hüseyin Pembegül, Sayın Hilmi Yaman, Sayın Selim Sözer, Sayın Fevzi Kaya, Sayın Göksel Saygı, Sayın Ülfettin Nalbant ve Sayın Mehmet Seçkin, onları da selamlıyoruz. (Alkışlar)
Bir belediye başkanımız daha aramıza katılıyor, Kırklareli Lüleburgaz değerli İlçe Belediye Başkanımız, Demokratik Sol Partiden Cumhuriyet Halk Partisine geçiyor, Sayın Emin Halebak. (Alkışlar)
Yine bu değerli arkadaşlarımızla birlikte Ankara’daki Ufuk Üniversitemizin Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülküf Önal da Cumhuriyet Halk Partisine katılıyor. (Alkışlar) Bu değerli arkadaşlarımızın katılımıyla çok mutlu olduk, kendilerine yürekten teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, spor dünyamızda da süper lige geçme mücadelesi sonuçlandı. Son olarak Eskişehir Sporun süper lige geçişiyle birlikte geçen hafta geçmiş olan Kocaeli Spor ve Antalya Spor da süper ligde yerlerini almış oldular. Bu üç seçkin, değerli Anadolu takımımızı yürekten kutluyorum, onları süper ligde görmekten büyük mutluluk duyuyoruz. (Alkışlar) Üçü de, spor yaşamımızın çok önemli, çok değerli kulüpleridir. Çok başarıları geçmişte sporumuza kazandırmışlardır. Bu üç değerli takımımızı bu lig yarışında, önümüzdeki dönemde süper ligde yarışır görmek hepimizi çok mutlu etti. Kendilerini kutluyorum. Ligden düşen, süper ligden düşen takımlarımıza gelecek sezon için başarılar diliyorum. Elenen takımlara başarılar diliyorum ve sporumuzun bu değişimden daha da güç kazanarak çıkacağına güveniyorum, inanıyorum.
Değerli arkadaşlarım, 19 Mayısı dün arkamızda bıraktık. 19 Mayıs, bizim siyasal yaşamımızın çok önemli bir dönüm noktası. Çağdaş Türkiye’yi kurma mücadelesinin çıkış tarihidir. 19 Mayısta modern Türkiye’yi kurmak üzere mücadeleyi Mustafa Kemal başlatmıştır. O, bir devrin ilk harekete geçtiği noktadır, o açıdan fevkalade önemlidir. Bütün önemli toplantılar ondan sonra gerçekleşmiştir, yani Amasya Tamimi 19 Mayıstan sonradır, Sivas Kongresi daha sonradır, Erzurum Kongresi daha sonradır, Ankara’da Meclisin açılması daha sonra, Cumhuriyetin ilan edilmesi, yeni Anayasanın şekillenmesi bunların hepsi çok daha sonradır, başlangıç 19 Mayıstır. 19 Mayıs çok büyük bir yeni dönem açma iradesiyle yola çıkan bir büyük insanın Türk tarihine damgasını vurduğu andır. Gerçekten, bugün bunun önemini çok daha iyi anlıyoruz. Mustafa Kemal, çok büyük bir tarihsel sezgi içinde bir büyük tarih yolculuğuna çıkmıştır ve bu yolculuğun her aşamasında göğsümüzü kabartan, yüzümüzü ağartan çok büyük bir başarıyı gerçekleştirmiştir. Bugün geldiğimiz noktaya bizi taşıyan sürecin altında 19 Mayıs vardır. 19 Mayıs, siyaseti geçmişte şekillendiren olaylardan farklıdır. Geçmişte siyaseti askeri kumpaslar, hükümet düşürme girişimleri, harbiye baskınları, komplolar, suikastlar belirler idi. İmparatorluğun çöküş dönemindeki siyaseti oluşturan, şekillendiren uygulamalar bu tür uygulamalardı ama ilk kez çağdaş tarihimizde Mustafa Kemal, siyaseti çağdaş bir siyaset projesi gibi algılamıştır, komplo, tertip, suikast, baskın, adam öldürme yöntemlerini bir kenara bırakarak ne yapılması gerektiğiyle ilgili bir proje ortaya koymuştur, “millî iradeyi amil ve hâkim kılacağız” demiştir. Büyük bir iddiadır. “Altı yüz yıllık saltanat ve hilafet egemenliği karşısına millî iradeyi geçireceğiz” diye yola çıkmıştır ve bunu Anadolu’da insanlarla, halkla, toplumla bir araya gelerek, onları ikna ederek, sanki günümüzdeki bir seçim kampanyasını gerçekleştirir gibi il il dolaşarak, talimatnameler yayınlayarak değil, tamimler yayınlayarak, bildiriler yayınlayarak, düşüncesini yaymaya çalışarak, projesini paylaştırarak, insanlarla buluşup bire bir onları ikna etmeye çalışarak, bu işi Havza’da yaparak, Amasya’da yaparak, Sivas’ta yaparak, Erzurum’da yaparak, Hacıbektaş’ta yaparak, Kırşehir’de yaparak Ankara’ya kadar Anadolu’yu dört bir tarafından gezmiş dolaşmış, projesini anlatmış, ne yapılması gerektiğine yönelik inancını paylaşmaya çalışmış, onun altyapısını şekillendirmiş ve gerçekten Türkiye’nin ilk çağdaş, modern, demokratik sivil, halka inanan, güvenen, sadece nazariyatta millî irade demeyen, halkı ikna ederek bunu gerçekleştirmek için uğraş veren bir çağdaş siyaset adamı olarak ortaya çıkmıştır. 19 Mayıs bu sürecin başlangıcıdır ve bu süreç, gerçekten muhteşem bir başarıyla gerçekleşmiştir. Siyasetin gerektiği yerde siyaset, millî bağımsızlığı kazanmanın gerektirdiği yerde işgale karşı millî direniş, mücadele, kuvayımilliye ve savaş hepsini gereken yerde, gereken şekilde yaparak çağdaş Türkiye’yi kurmuştur. (Alkışlar) Ve bugün ne mutlu, bir yabancı bilim adamı, Yirminci Yüzyılın en büyük lideri olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü, kendi ölçüleriyle, kendi bilimsel değerlendirmesiyle ilan etme ihtiyacını hissetmektedir. Bugün dünya, ölümünden bunca yıl sonra, yetmiş yıl sonra Mustafa Kemal’i Yirminci Yüzyılın, yani dünyanın en büyük çalkantılar yaşadığı, en iddialı liderlerin hüküm ferman olduğu, dünyanın rejim değişikliklerine maruz kaldığı, en köklü bunalımların yaşandığı bu kargaşa döneminin içinden ayakta kalan tek büyük en önemli siyasi lider olarak Mustafa Kemal’i selamlamaktadır. (Alkışlar) Hâlâ Mustafa Kemal’i içine sindiremeden, açıktan, gizli gizli Mustafa Kemal’e karşı kampanya yaparak siyaset yapma peşinde koşanlara ibret olsun. (Alkışlar) 19 Mayısınız kutlu olsun, daha nice 19 Mayıslara, daha nice 19 Mayıslara hep birlikte yürüyeceğiz, (Alkışlar) Geçmişle iftihar ediyoruz ama önümüzde yeni görevler var, yeni hedefler var, yeni sorunlar var, yeni sıkıntılar var, bunlarla mücadele edeceğiz, bunlara mücadele ederken geçmişten güç alacağız ama geleceğe bakacağız, önümüzdeki sorunları en doğru şekilde çözmenin yöntemlerini, yollarını bulacağız ve hep birlikte uygulayacağız. Bu özgüvenimizi, bu inancımızı, bu umudumuzu bugün de paylaşmalıyız diye düşünüyorum.
Gençliğin en büyük sorunlarla karşı karşıya kaldığı bir dönemden geçiyoruz. İşsizlik en çok gençleri vuruyor. Eğitim sorunu, en çok gençleri sıkıntıya sokuyor. Gelecek kaygısı, gelecek korkusu en çok gençlerimizi bunaltıyor. Bütün bunları biliyoruz. Gençlerimiz, maalesef bir büyük kültür çatışmasının kurbanı hâline dönüştürülmek için iç, dış pek çok çevrenin katkısı ve desteğiyle saldırıların hedefi konumunda, bunları biliyoruz. Devlet, hâlâ okumak isteyen gençlerimize hakkı olan, Anayasamıza uygun çağdaş bir eğitim olanağını, bir yurt olanağını sağlayabilmiş durumda değildir. Gençlerimiz hâlâ çeşitli sosyal amaçlı gözüken, aslında arkasında farklı hedefleri olan kuruluşların sağladıkları olanaklarla barınmak ve eğitim görmek durumundadır.
Değerli arkadaşlarım, bunlar bizi çok derinden üzüyor çünkü gençler ülkemizin geleceği. Öncelikle gençlerimize sahip çıkan bir yaklaşımı uygulamak durumundayız. Bugün de bu sorunları unutmadığımızı birbirimize hatırlatarak ama inancımızı ve güvenimizi koruyarak geleceğe yönelmeliyiz diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, geçen hafta, Cumhuriyet Halk Partisi bakımından hareketli bir hafta olarak kendisini gösterdi. Kurultayımızdan sonra bilinçli ve planlı bir şekilde bir açılımı, bir atılımı hep beraber gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Pek çok alanda çeşitli hazırlıklarımız var, onları yansıtmaya çalışıyoruz. Bunları kamuoyumuza yansıttıkça büyük bir ilgiyle karşılandığını mutlulukla görüyorum. Bu çerçevede önümüzdeki günlerle ilgili olarak üstünde duracağımız bir projeye bir kez daha dikkatimizi çekmek istiyorum. Bir süreden beri dünyada yaşanan sorunlar, sıkıntılar tarımın ne kadar önemli olduğunu herkese göstermiştir. Tarımı bir kalkınmanın önünde engel, ayak bağı gibi algılayan yaklaşımın ne kadar gerçeklerden uzak, ne kadar yanlış olduğu yaşanarak ortaya çıkmıştır. Tarımın değeri, önemi dünyada yeniden keşfedilmektedir. Üretimin değeri, toprağın vazgeçilmezliği her zamankinden daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Böyle bir ortamda Türkiye yıllardır izlenen yanlış politikalar sonucu toprağa sırtını dönmüş, çiftçiye sırtını dönmüş, köylüye sırtını, tarıma sırtını dönmüş böyle bir tablo içinde yürümemizin artık mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu manzara karşısında Cumhuriyet Halk Partisi olarak tarımı tekrar hak ettiği yere taşımak, çiftçiyi tekrar hak ettiği yere taşıma anlayışı içinde önümüzdeki günlerde bir tarım kurultayını Şanlıurfa’da, kuraklığın en ağır darbeyi vurduğu Güneydoğumuzun bu önemli tarım merkezinde toplamayı kararlaştırmış bulunuyoruz. (Alkışlar) 4 Haziranda Şanlıurfa’da olacağız Merkez Yönetim Kurulumuzla birlikte, tarım uzmanlarımızla birlikte, çiftçi temsilcilerimizle birlikte, Türkiye’nin her yerindeki köylü temsilcilerimizle birlikte Şanlıurfa’da olacağız. Oradaki kuraklığı yerinde inceleyeceğiz ve Türkiye’ye göstermeye çalışacağız. Ne kadar acı bir tablonun ortaya çıktığını, dünyanın belki de en verimli olabilecek o topraklarında, GAP’ın sulama alanının kapsamı içindeki o coğrafyada nasıl büyük bir yoksulluğun, nasıl büyük bir kuraklığın yaşanmakta olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz ve bu konudaki uzmanlarımızı konuşturacağız, çiftçilerimizi konuşturacağız, kendi düşüncelerimizi, anlayışlarımızı da kapsamlı bir şekilde ortaya koyacağız. Her bölümde yapacağımız değerlendirmelerden sonra Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında çözüm ne diyeceğiz ve o çözümü çok net, beş dakika içinde, ortaya koyacağız ve bunu her konuda yapacağız. Yani tarımda girdileri konuşuyoruz, girdilerle ilgili sorunlar, sıkıntılar ortada. Bu sıkıntıları çiftçilerimiz anlatacak, uzmanlarımız anlatacaklar. Dünyanın en pahalı mazotunu niçin ve nasıl Türkiye’de çiftçimiz tüketiyor, bunu ortaya koyacağız. Çiftçiye zamanında kullanılması gereken noktada gübrenin nasıl olağanüstü bir fiyat artışı gösterdiğini, nasıl ölçüsüz bir şekilde bir gübre haksızlığının çiftçiye yönelik olarak yapıldığını ortaya koyacağız. Elektrik borçlarının altında çiftçi nasıl eziliyor, bunu anlatacağız ve zirai mücadele, ilaç, tohum, elektrik, mazot, gübre neden pahalı, ne yapılması gerekir, Cumhuriyet Halk Partisinin bu konudaki düşüncesi ne, bunu anlatacağız. Yine aynı şekilde tarımda üretim sorununu konuşacağız. Buğdayda üreticinin feryadını dinleyeceğiz ve dile getireceğiz. Mısır, pancar üretmek suç mu diye soracağız. Çayın, fındığın sürüklendiği haksız duruma dikkati çekeceğiz. Besicinin, hayvanını besleyemeyen besicinin ne yapması gerektiğini soracağız. Hayvancılığa yönelik desteğin birden bire azaltılmasının besicisi, süt üreticisini ne hâle düşürdüğünü hep beraber orada soracağız. (Alkışlar) Ve üretim olmadan bağımsızlığın nasıl olamayacağını orada hep beraber tespit edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, destekleme olmadan tarımda kalkınma olmayacağını, dünyadaki bütün tarımsal ilerlemenin altında her yerde, dünyanın bütün ülkelerinde, Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan, Japonya’dan, Avrupa Birliğine, Amerika’sına kadar, Kanada’sına her yerde desteklemenin olduğunu ama Türkiye’de desteklemenin kaldırılmak istendiğini anlatacağız ve tarımda destekleme politikasının nasıl verimliliği artırmaya, üretimi artırmaya yönelik olarak kullanılması gerektiğini yine kapsamlı olarak dile getireceğiz. Köylünün hakkını konuşacağız, karnı doymayın köylünün Türkiye’yi doyuramayacağını anlatacağız. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bu çalışmamızı 4 Haziranda gerçekleştireceğiz, Şanlıurfa’ya gideceğiz, orada yapacağız. Merkez Yönetim Kurulumuz, ertesi günü Diyarbakır’da bir toplantı yapacak. Diyarbakır halkıyla, onların sorunlarını, dertlerini temsilcilerinin ağzından bir kez daha dinleyerek, onların penceresinden Türkiye’ye bakmaya çalışarak, Türkiye’ye yönelik anlayışımızı onlarla paylaşmaya çalışarak, onlarla kucaklaşmaya, onlarla ilişkilerimizi daha da ileriye götürmeye gayret edeceğiz. Bu amaçla Haziranın başında Güneydoğudayız, Şanlıurfa’dayız, Diyarbakır’dayız. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, ekonomiyle ilgili gelişmeleri, eminin izliyorsunuz maalesef tablo çok kaygı verici olmaya devam ediyor. Son günlerde yapılan açıklamalar, bu konuda gerçeği açık bir şekilde hepimize gösteriyor. En son mesela, Tüketici Güven Endeksi yayınlandı. Tüketici Güven Endeksi, biliyorsunuz, TÜİK ile Merkez Bankasının birlikte hazırladığı bir anket. Bu anket, Türkiye’de ekonomiyi yaşayan ve oluşturan kesimlerin hissiyatını ortaya koyar. Ekonomide hissiyat çok önemlidir. Eğer iyimserlik varsa o iyimserliğe doğru bir gelişin işaretidir. Eğer karamsarlık varsa, o, olumsuzluğa doğru gidişin bir yansımasıdır. Maalesef Ocak ayından bu yana, 2008 yılının Ocak ayından bu yana bu endeks sürekli olarak inişte ve en alt noktasına da geride bıraktığımız Nisan ayında geldi. Nisan ayında yüz sıfır noktasıdır. Güven endeksi 100’ün üzerinde olunca güven yükseliyor demektir, 100’ün altında olduğu zaman azalıyor demektir. Bu endeks 76,2 aşamasına inmiştir, 100’den 76’ya doğru güven endeksi çok ciddi bir şekilde iniş sergilemiştir. Bu, gelecek bakımından her alanda hissedilen, piyasada hissedilen, tüketicinin hissettiği, pazarda hissedilen, ekonomik yatırım kararını alacak olanların hissettikleri gerçeğin bir yansımasıdır. Bunu bir kez daha herkesin dikkatine sunmak istiyorum. Gelecekle ilgili ilk işareti buradan alıyoruz.
Yine geride bıraktığımız günlerde faizle ilgili olarak Merkez Bankası bir karar aldı ve borçlanma faiz oranını 0,50 puan artırdı, 15,75’e, borç faiz oranını da yine 0,50 artırarak 19,75’e çıkardı yani tekrar faiz artma dönemine geldi Türkiye. Bu, önemli bir olaydır. Faizin artması demek üretimin cezalandırılması demektir, yatırımın cezalandırılması demektir, tüketicinin baskı altına alınması demektir; faiz artırmak demek ekonomiyi tekrar cenderenin içine sokma, tekrar kemerleri sıkma noktasına getirme demektir. Faiz artırmak demek, Türkiye’nin borçlanma yükünü artırmak demektir, borçlanma faizinin artması demektir. Faiz artırmak demek Türk ekonomisinin güvenilirliliğiyle ilgili Merkez Bankasının kuşkusunu dile getirmek demektir. Bütün dünyaya bir mesajdır. Türk ekonomisinde işler iyi gitmiyor demektir, gelecek daha sıkıntılı olacak demektir. Türkiye bu kararları alma noktasına geldi. Bu önümüzdeki dönem için fevkalade önemlidir. Tüketici sıkışacaktır, yatırımcı sıkışacaktır, vatandaş sıkışacaktır ve ekonomi daraltılacaktır. Bir tek olumlu sinyali var bu faiz artırmanın, kime? Türkiye’ye borç para vermek isteyenler. Onlara demektedir ki merak etmeyin, faiz yüksek, kur düşük; Türkiye’ye para veren kâr eder, Türkiye’ye para ver. Ne karşılığı par ver? Daha yüksek faiz karşılığı para ver. Türk ekonomisinde kanama devam edecek demektir. Türk ekonomisindeki kanamayı daha da artıracağız demektir. Günü kurtarmak için buna mecburuz demektir. Biz de istemiyoruz ama çare yok, artık faizleri de yükselteceğiz, durumu dışarıdan gelen, giderek daha pahalı olan yabancı parayla idare etmeye çalışacağız demektir. Türkiye’yi, bu demin konuştuğumuz ekonomik sıkıntı ortamına getiren sürece devam edeceğiz, o istikamette gaza basıyoruz demektir. Halbuki Türkiye’nin bir yeni politika açılımına ihtiyacı var, üretim açılımına ihtiyacı var, yatırım açılımına ihtiyacı var, Türkiye’nin yeni bir sanayileşme politikası ortaya koymaya ihtiyacı var. Bunlarla hiç ilgilenmiyoruz biz, günü kurtarmak için faizi yükseltip günü geçirmeye çalışıyoruz denmektedir. Bu açıdan, gerçekten kaygı verici bir tablodur. Bunun olumsuz yönlerini hepimiz kendi hayatımızda hissediyoruz, hissetmeye devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, Tuzla’da ve Çorum’da toplantılar yaptık. Bu toplantılarda Türkiye’nin gündemine yönelik değerlendirmelerimizi dile getirdik. Tuzla’da, bizim orada çalışma yaptığımız günde 2 vatandaşımız, 2 işçimiz daha yaşamını kaybetti aynı gün içinde.
Değerli arkadaşlarım, artık Türkiye bir şehitlerle ilgili, bir de Tuzla’daki bu facialarla ilgili ölüm istatistiklerini izler hâle geldi yani kaça ulaştı, ne oldu, hep bu sorularla olaya bakıyoruz. Tuzla’da yaşanan olayları artık bir kaza, iş kazası diye anlamak kesinlikle mümkün değildir. Bunlara iş kazası demek çok yanlıştır. Çok açıkça, burada büyük ihmaller, vurdumduymazlıklar, sorumsuzluklar sonucu facialar yaşanmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bakın, kabaca rakamları konuşuyoruz, işte 20 küsura çıktı, şu kadar günde bu kadar ölüm yaşandı diye. Bakıldığı zaman bunların bir kısmının orada 40 tane tersane var. O 40 tersanenin bazılarında temerküz ettiğini görüyoruz yani orada bazı tersaneler var ki tesadüfî bir ölüm değil, orada birbiri ardından facialar yaşanıyor. Yani bunların karşısında iktidar yetkililerinin üzüntü beyan etmesi ya da boz sözlerle göz korkutmaya çalışması bir tedbir değildir. Türkiye’nin yönetime ihtiyacı var, bu sorunun çözüme ihtiyacı var. Bu noktaya geldi yani bundan sonra da bunun eğer hiçbir tedbir alınmazsa artacağı açık. Bu tablo karşısında bundan sonra gerçekleşecek olan ölümlerin sorumlusu sizce kim olur acaba? Tedbir alınması gerektiği halde o tedbirleri almayanlar değil mi? Değerli arkadaşlarım, yani demokratik bir toplumda duyarlılık, tepki, sorumluluk bunların hepsi fevkalade önemli. Tedbir alacaksın, alamıyorsan orada kalamazsın gideceksin. (Alkışlar) Dünyanın her yerinde böyle değerli arkadaşlarım. Dünyanın her yerinde insan, canım ben mi sebep oldum? Evet, sen önlemekle yükümlüsün, sorumlusun, yetkin var, kudretin var, gerekeni yapmamışsın, çekil oradan, yapacak birisi gelsin derler. Bunu Türkiye’de de dememiz lazım. Değerli arkadaşlarım, artık bu kabul edilemez hâle geldi. Birbirine sorumluluğu atarak insanlar bu olayın yükünden sıyrılamazlar, sıyrılamamalıdırlar, buna herkesin dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, yine geride bıraktığımız haftada ilgi çekici yaşanan bir olay, bu yargı reformuyla ilgili Adalet Bakanın açıklaması. Meğer, Türkiye bir yargı reformu hazırlamış. Arkadaşlar, yargı reformu yani böyle şapkanın içinden çıkarılmaz ki, bu bir reform. Bunu hazırlayacak kurumlar, kuruluşlar belli, üniversiteleri var bu memleketin, yargı organları var, baroları var, meslek kuruluşları var, hâkimleri var, yüksek hâkimleri, Yargıtayı var, Danıştayı var, Sayıştayı var, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu var, kimin haberi var bundan? Kimsenin haberi yok. Adalet Bakanının haberi var, cebinden çıkardı, şapkadan tavşan çıkarır gibi ve AB temsilcisi muhatabına takdim etti, 70 milyon seyrediyor böyle. Bu reformu kim hazırladı, nerede hazırlandı, nasıl bir reformdur, kim katkı vermiştir bilen yok, eden yok. Bir faciadır değerli arkadaşlarım. Gerçekten, akıl mantık alacak bir iş değildir. Türkiye’de bu işler böyle götürülüyor? Koca Türkiye, yani biz bunları daha hukuk reformumuzu yapmadığımız dönemlerde dâhi yaşamadık, o dönemlerde dâhi, doğru dürüst Türkiye’nin kanunu yokken dâhi böyle oldu. Ne garip işler. Kıyamet koptu, şimdi “efendim, işte, unutulmuş! Sizin haberiniz yok muydu falan diyor. Ne demek haberi yok. Hazırlaması gereken onlar, hazırlayacak olan onlar. Birisi talimatı vermiş, öbürü talimatı almış, tekrar iade ediyor buyurun diye ve reform oluyor, böyle şey mi olur. Ne var içeriğinde? İçeriğinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu Meclis seçecekmiş, o var, anlaşıldı mı? Türkiye’de yargının temel problemi bağımsızlık, yargının bağımsızlığı. Kimden bağımsızlığı yargının, kimden? Siyasetten, iktidardan, hükümetten, siyasi anlayıştan bağımsızlığı. Siyasi ipotek altına yargının girmemesi, siyasetin elini yargıya uzatamaması, yargının kendi kararını özgürce kendisinin oluşturması sağlanması gereken bu, bunun için reforma ihtiyaç var. Onun için yapılması gereken de Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna Meclisin üye seçmesi değil, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunda bulunan Bakanın ve Müsteşarının oradan çıkarılması, yapılması gereken o. (Alkışlar) Bunu bize “reform” diye getirdiler. Şimdi, bugün tartışıyorlar. Tabii Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun seçimle oraya gelen üyeleri, böyle bir manzaranın bir dekoru gibi orada bulunmayı içlerine sindirmediler ve “biz katılmıyoruz buna” dediler. Şimdi, önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Değerli arkadaşlarım, bakınız, böyle pek çok alanda ufak tefek somut bazı şeyler gerçekleştiriliyor ve bunlar fevkalade önemli sonuçlar doğuruyor. Bunlara sizin dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani karambolden birileri bir şeyler çıkarmaya çalışıyorlar, sel önünden kütük kapmaya, kendi amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Buna bazı konularda dikkatinizi çekmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bunlardan birisi üniversitelerimizin içinde bulunduğu bir sorunla ilgili. Bakın, bir süreden beri maalesef bu hükümet, tamamen duygusal nedenlerle, üniversitelerle ilişkisini sağlıklı bir ilişki olarak kuramamıştır yani üniversiteler karşısında hükümet, sorumluluğunun gerektirdiği biçimde davranmayı bir türlü gerçekleştirememiştir. Şimdi somut bir örneğe dikkatinizi çekmek istiyorum. Sağlık Bakanlığında görev yapan hemşirelerin alacakları aylıkla üniversitelerde görev yapan hemşirelerin alacakları aylık arasında yarı yarıya fark vardır. Yani bunun hiçbir haklı nedeni de yoktur. Hemşire, sağlık hizmetinin en kilit noktasıdır yani hastayla birebir yüz yüze sağlık ilişkisi içinde olan sağlık dünyasının temsilcisi hemşiredir. Bir ayağı doktordadır, bir ayağı hastadadır. Hasta ve doktor arasındaki köprü odur. O olmadan doktor tek başına hastaya bakamaz, hele büyük hastanelerde, kalabalık sistemlerde mümkün değildir. O nedenle hemşire olmazsa olmaz, temel unsurdur. Şimdi, bakınız, devlet hastanelerinde, Sağlık Bakanlığına bağlı kurumlarda hemşireye ödenen paranın ancak yarısı kadar bir parayı üniversiteler, aynı statüdeki hemşirelere üniversite hastanelerinde ödeyebiliyorlar ve bunun sonucu ne? Üniversite hastanelerindeki hemşireler işten ayrılıyorlar, öbür tarafa geçiyorlar ve üniversite hastaneleri kapasitelerinin gerektirdiği hemşireyi bulamaz hâle geliyorlar. Hastane var, yatak var, doktor var, altyapı var ama hemşire yok. Hemşire olmadığı için ne oluyor biliyor musunuz, yüzlerce yatak kapatılıyor. Bir hastanede yatak kapatmak ne demektir? Var olan bir hastanede yatak kapatmak? Oraya hasta alamayız, oraya sağlık ve tedavi taşıyamayız diyor hastane var olan yatağı kapatıyor. Niçin? Çünkü, hemşiresi yok. Kaç kişi için bu böyle oluyor? Mesela Hacettepe’de 200 yatak için böyle oluyor. Olacak iş mi değerli arkadaşlarım? Bu tasarruf mudur? Bu mali önlem midir? Bu sağlık politikası mıdır? Bu nedir Allah aşkına? Bu oluyor, milletin gözü önünde yaşanıyor, feryat ediyor üniversiteler. Bir hastanede 200, diğerlerinde çok daha fazla. Yüzlerce yatak Ankara’nın en etkili, en başarılı sağlık hizmeti verebilecek olan hastanelerinde bu hükümetin inadı, anlayışı, dayatması sonucu kapanıyor. Ne acı bir manzara değerli arkadaşlarım. Tablo bu. İnanılır gibi değil. Herkesin dikkatini çekiyor. Yeter, böyle devlet yönetimi olabilir mi? Bu komplekslerle, kızgınlıklarla devlet yönetimi düşünülebilir mi? Bunun bedelini vatandaş ödüyor, halk ödüyor, hasta ödüyor. Yazıktır, günahtır.
Değerli arkadaşlarım, yine bir somut konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Hükümet, son dönemde geçirdiği bir yasayla, İşsizlik Sigortası Fonu’nun –ki 33 katrilyon birikmiştir, çok önemli bir fondur- nemasının bir kısmına gözünü dikmiştir. Ona göre yasal bir düzenleme getirdi. İşçilere ait olan, işçilerin bir işsizlik güvencesi olarak büyük önem taşıyan bu Fon, hükümet tarafından kendi amaçları için kullanılmak üzere alınmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bu fon, zaten hükümet tarafından kullanılıyor, kullanılması da çok doğaldır. Nasıl kullanılıyor? Hazine bonosu olarak bunu hükümet alıyor ve her hazine bonosu alana ödediği nemayı buna da ödüyor. Gayet güzel, bunu götürün böyle, bu anlamda kullanın. Hayır, ben ödememek üzere almak istiyorum. İşte, bu olmaz. Ödememek üzere almak istediğin işçinin hakkıdır. Devletin onun için kurduğu düzendir. Şimdi, o düzeni sen, bozarak, işçinin hakkı olan nemayı onun elinden, ödememek üzere bir kısmını alabilir misin? Alırsan doğru bir iş yapmış olabilir misin? Yani buna sendikalarımız nasıl seyirci kalıyor, doğrusu anlayamıyorum. Yani bu gerçekten kabul edilebilir bir tablo değildir. O fon işçinin hakkıdır, güvencesidir, yarın ona dayanarak çok büyük işler yapmak imkânı vardır. Onu bozdurmamalıdır, onu korumayı başarmalıdır sendikalarımız, işçilerimiz. Onlara yardımcı olmak da bizim görevimizdir. Yani bu, sosyal güvenliği çok ciddi şekilde tahrip ediyor bu uygulama ve faiz ödemeden hatta geri verme mükellefiyetinden de çıkarak işçinin hakkını kullanmak anlamına gelmektedir. Böyle bir büyük değişim Ekonomik ve Sosyal Konseyde konuşulmuş mudur? Sendikalarla istişare edilmiş midir? Kamuoyunda tartışılmış mıdır? Bunlara hiç gerek yok ama sıkıştığınız zaman demokrasi söylemi, oh, ondan bolu yok. Böyle bir şey olabilir mi? İşte, en önemli konu, işçinin hakkına elini uzatıyorsun, en azından bir istişare etsene, bir ikna etmeye çalışsana, bir müzakere etsene. Hiçbirisi söz konusu değildir.
Değerli arkadaşlarım, geçmişte SSK’yı tahrip eden zihniyet, şimdi bu işçinin en büyük güvencesine el uzatmıştır, onu tahrip etmek üzere yola çıkmıştır. Bu bir başlangıç olur, sendikacı arkadaşlarımı uyarıyorum, bu bir başlangıç olur. Eğer buna göz yumarsanız gerisi gelir. Gerisi gelirse de en büyük güvenceniz elinizden çıkar. Yanlış olur, çarçur ettirmeyin, bunlara izin vermeyin değerli arkadaşlarım. Hükümet, demin konuştuk, ciddi bir ekonomik sıkıntı içinden geçiyoruz, böyle bir tablo içinde bir yandan da seçim ekonomisi uygulama hazırlığını yapıyor. Gidişat bir yeni seçim ortamına doğru olabilir. Bu gidişat karşısında “aman, elde avuçta ne varsa her şeyi ekonominin gerektirdiği biçimde değil, benim seçim hesabımın gerektirdiği şekilde kullanmalıyım” anlayışı, düşüncesi bunlara egemen olmuştur ve çok tehlikeli bir seçim ekonomisi istikametinde sürüklenme ortaya çıkmıştır. Bu konuda da herkesin dikkatini çekmeyi görev biliyorum.
Değerli arkadaşlarım, bunlar bizim gündemimiz, bizim gündemimizde bunlar var. Türkiye’nin tarım sorunu var, Güney Doğu’daki kuraklık var, Tuzla’daki ölümler var, işçinin el uzatılan alınmak istenen hakları var, sosyal güvencesi var, bunları dile getiriyoruz, bunları anlatıyoruz, geçmiş günlerde de bunu anlattık, bunlar bizim gündemimiz. Bir de iktidarın gündemi var, Başbakanın gündemi var. Geride bıraktığımız hafta sonunda Başbakan yine değişik yerlerde konuşmalar yaptı. Onun gündeminde ne var? Onun gündeminde Deniz Baykal ve Cumhuriyet Halk Partisi var, başka bir şey yok onun gündeminde, o bununla meşgul, varsa yoksa CHP ve Deniz Baykal. Ya sen bırak CHP’yi, bırak Deniz Baykal’ı, sen işine bak, sen Başbakansın. Bak, Güneydoğu’daki kuraklıktan kırılan insanlara bak, onların hâline bir çare bul, ne düşünüyorsun onu anlat. Hayır, varsa yoksa Deniz Baykal, efendim, kraliçenin davetine gitti gitmedi. Bir konuşma yapmış, içinde kin, nefret, yok, kaymak tabakasının yanındaymış Cumhuriyet Halk Partisi, halkla arasına duvarlar örmüş. Ya, sana ne kardeşim ya, sen işine bak, sen kendine bak ya. Cumhuriyet Halk Partisi her gün halkın içinde, Deniz Baykal her gün halkın içinde. Ben etrafımda koruma ordusuyla dolaşmıyorum. (Alkışlar) Benim etrafımda devletin güçleri, aman, ne söyler diye tedbir alıyor değil. Bak, geçenlerde Antalya’ya gitti, oradan bir vatandaş kendi başına “Hadi canım sen de” diye bir cümle söylemiş, adamı perişan ettiler, perişan ettiler adamı. Sonra çıkmış, bana “halkın içindeyim…” Kardeşim, ben sabah altıda sokaktayım, gece yarısına kadar yalnız başıma çarşıda pazarda, sokakta her yerde halkın içindeyim. (Alkışlar) Yok “kaymak tabakasıymış…” Biz o işleri bilmeyiz, o işleri sen bilirsin yani senin kendi çevrene şöyle bir bakıver, biz, eşimle birlikte iki de torunumuzla birlikte bir orta halli Türk ailesinin yaşamını sürüyoruz. Kendi alışverişimizi kendimiz yapıyoruz. (Alkışlar) Kendi işimizi kendimiz görüyoruz, uşaklarımız, aşçılarımız etrafımızda dönmüyor, kendi işimizi kendimiz yapıyoruz, milyonlarca aile nasıl yapıyorsa, biz öyle yapıyoruz. (Alkışlar) Böyle sosyetik, yedi yıldızlı otellerde cümbür cemaat maile eşi dostu toplayıp tatil yapmak, devlet sırtından tatil yapmak bizim lügatimizde yazmaz, yok bizde böyle şeyler. (Alkışlar) Arap şeyhleriyle hediye teati etmek, aile temasları yapmak bunlar bizim işimiz değil, onları sen bilirsin. Biz, Anadolu’da insanımız nasıl yaşıyorsa, aynı hayatı yaşıyoruz, aynı şartlarla yaşıyoruz, bununla da iftihar ediyoruz. (Alkışlar) Kinmiş, nefretmiş, bana bunları yakıştırıyor. Ya, benim bunca yıllık yaşamımda bir tek kişiden bile nefret etmem söz konusu olmamıştır, bir tek kişiye bile kin duymam. Benim lügatimde kin diye, nefret diye bir kavram yok. Hiç bunlar bizim yanımıza yaklaşmayacak şeyler. Biz, herkese değer veririz, herkese saygı gösteririz, inançlarımızın gereğini yaparız, mücadelemizi yaparız, ama hiçbir zaman kin ve nefret duymayız. Ben kin ve nefret duysam, önce sana kin ve senden nefret duymam gerekir. (Alkışlar) Yüzde 34 oy aldıktan sonra senin siyasi haklarının iade edilmesi gerektiğine, demokrasiye ve milletin iradesine saygım nedeniyle, öncülük yapan ben değil miyim? (Alkışlar) Ne kini, ne nefreti? Yolun açık olsun. Seninle tartışmam olur, ayrı bir iş, hiç kimseye biz kin ve nefret duymayız. Sayın Abdullah Gül’e de niye kin ve nefret duyayım? Arkadaşlığımdan mutluluk da duyarım. Hiçbir duygusal tepkim, şartlanmışlığım, kızgınlığım kesinlikle söz konusu değildir ama Türkiye Cumhuriyetine Cumhurbaşkanı seçimi noktasına geldiğimizde AKP gibi anayasal düzenle çelişkisi olan bir siyasi partinin çekirdeğinde yer almış 3 kişiden birisinin, Türkiye’nin tarafsızlığını, anayasal kurumların işlerliğini sağlamakla yükümlü Cumhurbaşkanlığı noktasına onun getirilmesi söz konusu olunca yanlıştır, sakın yapmayın demek benim görevimdi, onu yaparım. (Alkışlar) Bir insan olarak, onun siyasi başarısından mutluluk duyarım, o ayrı bir iş; arkadaşlık, dostluk yaparım, o ayrı bir ama Cumhurbaşkanlığı olmaz, olmaz. Seçilecek olan Cumhurbaşkanı, iktidarıyla muhalefetiyle, yargısıyla üniversitesiyle, askeriyle siviliyle Türkiye’yi kucaklayacak, her birisine güven verecek, anayasayla kavgası olmayacak, çelişkisi olmayacak. Bunu göre göre arkadaşımız, dostumuz diye onu oraya getirmek böyle bir şey olur mu? Yapmayın dedik. Yapmayın dediğimiz zaman kızdılar. Şimdi, özel sohbetlerinde Başbakana diyorlar ki “Bu cumhurbaşkanı seçiminde hata ettik. Ne yapalım, geleceğe bakalım.” diyor. O da biliyor ki hata yapılmıştır. O hatayı sana kim söyledi? Sana tuzak kurmadım ben, seni hataya teşvik etmedim, ben Türkiye’nin iyiliği için, senin de iyiliğin için olması gerekeni söyledim. (Alkışlar) Ama o zaman anlatamadık sana. Şimdi, pişman tabii. Anayasayı değiştirmeye kalktığında yanlış yapma dedik, sürüklendin, yaptın. Şimdi, “Anayasayı değiştirmekle hata ettik” diyen kendi partisinin milletvekillerine “Neyse, onları kurcalamayın, geleceğe bakalım” diyor. Niye diyor? Yanlış olduğunu görüyor, onun da yanlış olduğunu görüyor artık. Bak, sana, daha bu yanlışı sen görmeden çok önce ben yanlış yapma demişim.
Değerli arkadaşlarım, bunun kinle, nefretle ne ilgisi var? Biz, o zaman ilan ettik, bu seçim doğru değildir dedik. Eğer, inat eder seçerseniz elbette Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamının resmî, ülkenin sorunlarıyla, kaderiyle ilgili bütün çalışmalarında bize düşecek sorumluluğu üstleniriz dedik, çalışırız dedik, gerekeni yaparız dedik ama davetti, resepsiyondu, kokteyldi, gösterişti, alayişti, nümayişti bunlarda biz yoğuz dedik. Beni, ciddi ülkenin dış politikası sorununu konuşmak için çağırdığı zaman koştum gittim, konuştum ama “gel bir yemek yiyelim” dediği zaman, yemekse, ben seninle değil, muhtarlarla yemek yiyeceğim arkadaş dedim, muhtarların yemeğine gittim. (Alkışlar) Buraya gitmedik diye Başbakan “kin ve nefret” diyor. Vallahi bilmiyorum, Başbakan bu değerlendirmeyi yapmadan önce aile meclisi toplayıp da Çankaya’nın davetine gitmemek kin ve nefret yansıması mıdır diye bir sorsaydı da aile fertlerinden bir değerlendirme alsaydı acaba aynı şeyi söyler miydi diye de düşünüyorum. (Alkışlar) Ben gitmiyorsam kin ve nefretten gitmiyor değilim, ilkeden dolayı gitmiyorum. İlan ettik ilkeyi, o ilkeyi uyguluyoruz, bizim ilkemiz var. Yoksa, ben, hazımsızlıktan, o Cumhurbaşkanı oldu, ben Cumhurbaşkanı olamadım falan diye hazımsızlıktan gitmiyor değilim. Onlar cumhurbaşkanı oldular, biz olamadık diye bir rahatsızlık yok bizim etrafımızda, böyle bir problemimiz yok bizim. (Alkışlar) Burada ilgi çekici olan şu değerli arkadaşlarım: Bakın, demin söyledim. Biz demin anlattığım konuları konuştuk yani kuraklığı, tarımı, Türkiye’deki imar yolsuzluklarını… Bu Tuzla bir felaket, gerçekten İstanbul gibi büyük bir varoşun tam kilit noktasında, Anadolu’dan İstanbul’a girişin merkezindeki bir ilçe. Çevre sorunları orada, zehirli variller oraya atılıyor, tersanelerdeki bu cinayet ölümler orada, imar yolsuzlukları orada yani seçimden önce “yap yap” diye yaptırıyorlar, seçimden sonra birisi geliyor diyor ki “Ya, bu en güzel yeri bunlara ne verdin kardeşim, bunlar hisseli tapu. Sen bunları yık, onun yerine gel bir iş merkezi koyalım, senin tanıdığın falan, benim tanıdığım filan birlikte bu işi yapacağız, hadi yıkıver şunları” diyor. Yaptırdığı yerleri onlara yıktırıyor, arkasından oraya mevzii imar planı yapıyor.
Değerli arkadaşlarım, tam bir soygun düzeni, tam bir çürüme İstanbul’un etrafında, insanlar perişan, işsizlik en yüksek noktada, Türkiye’nin en önemli sanayileri orada, insanların en mağduru orada, çevre tahrip ediliyor orada, imar tahrip ediliyor orada ve biz yerel seçimler kampanyamızı haklı olarak orada açıyoruz. Yani orası hasta, oranın tedaviye ihtiyacı var, oranın ilaca ihtiyacı var, oranın reçeteye ihtiyacı var, oranın Cumhuriyet Halk Partisinin, sosyal demokrasinin reçetesine ihtiyacı var. (Alkışlar) Bunu gidiyoruz, bunu anlatıyoruz. Biz bununla meşgulüz, Başbakan Deniz Baykal şöyle, Cumhuriyet Halk Partisi böyle yani Sayın Başbakan küçük bir rahatsızlık geçiriyor, duydum, geçmiş olsun, üzüntülerimi ifade ediyorum. En kısa zamanda sağlığını ve afiyetini kazanmasını diliyorum. Bir an önce ayağa kalkmasını dilerim ama bence, bu hastalıklar geçer, bunlar önemli değil, insanın gözünde, boğazında bir şeyler olur geçer, insan, yani iş dünyasını kaptırmasın, yani iş dünyasını kaptırmasın, bir saplantıya sürüklenmesin, bir iflah olmasın husumete, düşmanlığa, kızgınlığa, nefrete kendisini kaptırmasın. Bunu temenni ediyorum. Başbakana sadece bu hastalığından dolayı değil, bize hayata bakışında da daha dengeli, daha sağlıklı, daha özgüvenli bir yaşama bir an önce geçmesini diliyorum.
Değerli arkadaşlarım, son günlerde yaşanan siyasi gerilim çeşitli biçimlerde kendisini gösteriyor. Bunlardan birisi Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının dinlenmesi ile ilgili iddiada kendisini gösteriyor. Bir diğeri de ülkemize gelen yerli, yabancı, işte bilen bilmeyen herkesin Türkiye’ye akıl fikir verme yarışı içinde yer almasından kaynaklanıyor. Şimdi, önce bu olay, gerçekten çok düşündürücü, çok üzücü bir olaydır. Yani bir defa şunu bilelim: Anayasamızda herkesin haberleşme özgürlüğü vardır, özel yaşamın mahremiyeti esastır, kimse kimseyi dinleyemez, devlet insanı dinleyemez, ben devletim dinlerim, yok böyle bir şey. Herkesin hukuk devletinde yetkisi ve sınırı var. Senin elinde en modern dinleme cihazları olabilir, senin elinde her türlü teknolojik izleme, dinleme olanağı bulunabilir ve bunlar kendi vatandaşlarına karşı dosya oluşturmak, gerektiğinde şantaj yapmak için kullanılmak üzere sana verilmiyor, bir devlet hizmeti kuralı var, temeli var, esası var. Nedir kuralın temeli? Eğer yetkili merci birisini dinleme ihtiyacı içindeyse, yargı ona izin verecek, mahkemeden karar alacak, o kararla dinleyecek. Benim karara ihtiyacım yok, ben dinlerim. Böyle bir şey olmaz, dinleyemezsin. Burası dağ başı mı? Burası bir hukuk devleti. Ben dinlerim, lafa göre esaslı bir şey çıkarsa ona göre bakarız! Böyle bir şey olamaz. Yani hiç Türkiye’ye yakışmayan manzaralar bunlar. Kimseyi dinleyemezsin. Ülkenin yüksek yargıçlarını dinleyemezsin. Kimseyi dinleyemezsin, kimsenin özel yaşamına, mahremiyetine elini uzatamazsın, kulağını dayayamazsın. Devlete röntgencilik yapmak yakışmaz değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Yani bu iktidar sayesinde röntgenci bir devlet olduk. Herkes her an acaba ne oluyor diye, bir ayıbımı, bir özel durumumu mu birisi izliyor kaygısı içinde, böyle bir hayat olabilir mi? Yani bir bu, vahim bir manzara.
İki: Devletin, böyle krizi ortaya çıkınca takındığı tavır, devletin demeyim de, yetkili iktidar organlarının, yöneticilerin takındığı tavır. Suçüstü yakalanmışsın orada, ne oluyor? İnkâr. İnandır, inkâr eğer ciddiyse götür, göster kaldırıver arkasını, bakalım dinleme aleti mi, değil mi? Diyorlar ki, “onu değil, başkasını dinleyecekti” Haa, dinleme aleti demek ki. Başkasını dinlemek için! Peki, başkasını dinleyeceksin de adamın evinden çıktığı andan itibaren gideceği lokantaya kadar niye onun peşinde dolaşıyorsun? Yani başkasını dinlemek için o kişiyi evinden itibaren takip etmen mi gerekiyor? Yemeği o lokantada değil, başka bir lokantada yeseydi oraya gidecektin sen. Bunların inandırıcılığı var mı değerli arkadaşlarım? Bir hukuk devletinde insanların zekasına, sağduyusuna, aklına mantığına saygı göstermeden böyle ulu orta laflarla saygınlık yaratmak mümkün mü, inandırıcılık tesis etmek mümkün mü? Perişanlık, suçüstü oldular orada. İzliyorsun, kimi izliyorsun? Bir yüksek yargıcı izliyorsun. Ne zaman izliyorsun? AKP kapatma davasından hemen önce izliyorsun. Canım, onunla alakası yok! Biz başka işin peşindeyiz, öyle mi?
Değerli arkadaşlarım, çok acıklı bir manzara. Bu telaş niye, bu korku niye? İnsan tenezzül etmez ya. Çok acı bir tablo. Ne olacak şimdi? Ee, işte, bakılacak edilecek. Bakanın biri bir türlü konuşuyor, öbürü başka türlü konuşuyor, herkes birbirinden farklı, bir telaş. Samimiyet esas değerli arkadaşlarım, samimiyet. Bir Allah’ın kulu yok mu çıkacak, ya yapıldı, yanlıştır, yapanlardan hesap soracağım, kabul edemem diyecek bir Allah’ın kulu yok mu bu iktidarın içinde. (Alkışlar) Herkes ezik, herkes suçlu, herkes örtbas etmeye hazır, perişanlık.
Değerli arkadaşlarım, bir de tabii Türkiye’ye gelip bu akıl fikir verenler var. Doğal tabii, yani çağdaş global dünyada herkes herkese düşüncesini, anlayışını yansıtır, bunu doğal karşılamak lazım. Bundan fazla bir telaşa gerek olduğu kanısında değilim, üslup önemlidir, saygı önemlidir, devletin kurumlarına, organlarına ve hukukuna değer vermek önemlidir. Bu çerçeve içinde herkes anlayışını, düşüncesini ifade eder, bunda da yarar vardır. Bunu bir mesele olarak görmüyorum.
Değerli arkadaşlarım, ama dikkati çekmek istediğim nokta şu: Bakın, Türkiye, dünyada bu son tartışmayla ortaya çıkan problemi yaşayan tek ülke yani bizden önce böyle bir problemle karşı karşıya kalmış bir başka yeryüzünde ülke yok. Yani laiklik, demokrasi, İslamiyet sentezini bir arada yaşatma mücadelesi vermiş ve bu konuda bazı sorunlar, sıkıntılar, güçlüklerle karşılaşmış, o güçlükler karşısında şöyle ya da böyle tedbir alma ihtiyacını hissetmiş, o tedbiri bazen öyle almış, bazen böyle almış, o süreçlerin içinden geçmiş başka bir ülke yok. Dünyada ben laik bir ülkeyim diye ilan etmiş bir başka Müslüman ülke yok. 53 tane Müslüman ülke var, ben laik bir ülkeyim diye anayasasına yazmış başka hiçbir ülke yok. (Alkışlar) Şimdi, bunu şunun için söylüyorum: Buraya gelen, özellikle Batılı siyasetçiler, tabii bu özel durum kavramadan niçin böyle olmuş, niçin başkaları bunu böyle yazamamış, söyleyememiş? Niçin orada böyle bir süreç işlememiş? Bütün bunları anlamadan kendi deneyimlerinin penceresinden, kendi doğrularını, tercihlerini, temennilerini –bir kısmı da iyi niyetli, elbette- dile getirerek görev yaptıklarını zannediyorlar. Sen gel de bir yaşa bakalım bu Türkiye’de. Sen gel de bir Müslüman toplumun içinde laiklik mücadelesi vermiş bir ülkenin içinde giderek kendisini gösteren tehlikelerin, tehditlerin ne anlama geldiğini yaşa, gör, anla, anayasanda da o laiklikle ilgili o ilkeler olsun, hukuk sistemine verilmiş görevler olsun, bu manzara karşısında ne yaparsın gel burada yaşa da öyle görelim seni. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, biz bunun içinden geçiyoruz. Kimsenin bize, bu konuda ders verme imkânı yok, herkesin bunu çok iyi anlaması lazım. Yani ben, nasıl laiklik tercihi içine girdim biliyor musun? Bir ülkenin ben, laik bir ülke olacağım demesi ne demek biliyor musun, sen dedin mi onu? Sen onun içine doğdun, sen onun farkında değilsin. Yüzlerce yıl önce birbirinizle savaştınız ve laiklik sizin iliklerinize kadar yerleşti, şimdi onun içinde sen farkında bile değilsin bu konunun. Bizde öyle bir şey yok. Biz, olsun da istemiyoruz, o gerginlik yaşansın da istemiyoruz. O nedenle Türkiye’de laikliği korumak istiyoruz. Demokrasiyi de korumak istiyoruz, laikliği de korumak istiyoruz, ikisini de korumak istiyoruz. (Alkışlar) Bazıları, bizim laiklik duyarlılığımızın sanki demokrasi karşıtlığı anlamına geldiğini düşündüler. Yanlış, böyle bir şey yok. Zorluk, ikisini bir arada bu ortamda yaşatmaktan geçiyor, onun zorluğunu biz yaşıyoruz, o zorluğu biz yenmeye çalışıyoruz. Bazen laikliğe yönelik tehlikeler karşısında o mücadeleyi veriyoruz, bazen demokrasiye karşı tehlikeler karşısında o mücadeleyi veriyoruz ve ikisini bir arada tutmaya çalışıyoruz. Siz bunu anlayamazsınız, anlamıyorsunuz. Anlamadıkları için de laikliğe kulp takmaya çalışıyorlar. İslami laiklik, demokratik laiklik, ılımlı İslam falan yani en bu konularda duyarlı olması gereken çevreler bile çok rahatlıkla bunu kullanıyorlar. Bir de şunun farkında değiller; Toplum bir yerden bir yere doğru gidiyor, biz bu sürecin nereden nereye olduğunu çok iyi seziyoruz, görüyoruz. Yirmi yıl önce bu tartışma var mıydı Türkiye’de? Bakın, şimdi, kimse Türkiye’ye “laik Türkiye cumhuriyeti” demiyor. En ciddi, en dikkatli olması gereken devletler bile, Türkiye’yi bir “ılımlı İslam devleti” olarak algılıyorlar, İslamı mutlaka oraya koyuyorlar, bu bir süreç. Bak, yirmi yıl önce o yoktu, şimdi var. Yirmi yıl sonra ne var, biliyor musun sen? Ben yirmi yıl sonrasının da hesabını yapmak durumundayım. Sen, şimdi gördü, aman, bunu böyle tutalım, demokrasi kılıfı içinde bunu böyle tutalım. Ne oldu, bu nereye gidiyor, nereye gidiyor? Bunun hesabını yapıyor musun?
Değerli arkadaşlarım, bunu şunun için söylüyorum: Biz bu işi en iyi bilen insanlarız. Vatandaşlar olarak, her tercihten insanlar olarak bu olayların içinden geçtik biz. Devlet kurumları olarak, yargı kurumları olarak, siyasetçiler olarak biz hepimiz bu süreçleri çok iyi biliyoruz. Gelen herkesi dinleyelim, herkese olabildiğince anlatmaya çalışalım, ama ne yapacağımıza kendimiz karar verelim, ne yapacağımıza biz karar verelim. (Alkışlar) ve ne yapacağımıza karar verirken de bir yandan Türkiye’nin demokratik bir toplum olarak yaşatılması iddiamızı, öbür taraftan da, mutlaka, ocu bucu değil, gerçekten laik bir toplum olarak Türkiye’yi yaşatma iddiamızı aynı şekilde tutalım ve dayanak olarak, referans olarak da Anayasamızı, hukukumuzu ve yargı organlarımızı alalım, onlara güvenelim, Anayasamıza güvenelim, hukukumuza güvenelim, ona el atmak isteyen insanlara sen kenarda dur diyecek özgüveni sergileyelim. Benim önereceğim, söyleyeceğim budur. (Alkışlar) Türkiye’nin, bu güç dönemi de atlatacağına inanıyorum. Kimse, Türkiye’nin geleceği için ne demokratik geleceği için ne laik geleceği için karamsarlığa ve umutsuzluğa sürüklenmesin. Biz, Türkiye’de demokrasiyi bugünlere getirdik, daha ileri günlere de götürürüz, hiç merak etmeyin. Demokrasiyi yaşatırken yeter ki laiklik elden gitmesin, demokrasiyi yaşatırken laiklik elden gitmesin. (Alkışlar) Laikliği tutmayı başarırsak hiç merak etmeyin, demokrasiyi de yaşatırız. (Alkışlar)
Hepinize teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)
Gönderildi Cumartesi, Mayıs 24th, 2008 at 15:36 and is filed under Genel Başkanlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.