CHP Genel Başkanı Baykal: “Erdoğan Herhangi Bir İhalede, Yabancı Bir Firmaya ‘’Onunla Ortak Girme, Filanla Gir, Onu Bırak, Falanla Anlaşırsan, İşin Yürür'’ Dedi mi, Demedi mi?” 13-05-2008
Mayıs 17th, 2008 by goto
-“Türkiye’nin soyulmasına seyirci mi kalacağız? Başbakan, bu konularda hesap vermelidir, hiç kaçamaz. Dokunulmazlıklar onu korumaya yetmez. Parlamentodaki çoğunluğu, soruşturmayı engelleyecek bir desteğe sahip olması soruşturulmayı engelleyemez”
-'’Sandıkla geldiğiniz iktidarda, sizi iktidara getiren hukuk çerçevesini, elinizdeki güçle tahrip etmeye, yargıyı etkisiz kılmaya kalkarsanız, bunu demokrasi adına kabul ettirebilir misiniz?
-“Demokrasilerde bir Maliye Bakanı’nın kendisi için 4 kez af çıkarması, toplumun en saygıdeğer insanlarının bir gece ansızın tutuklanması, gözaltında alınması, ihale şantajıyla medya satın alınması, devlet parasıyla televizyon, gazete alınması, liselerde cihat ilan eden kasetlerin öğrencilere gösterilmesi var mı?”
-'’Bir AB yöneticisi ‘zorla laiklik olmaz’ diyor. Sizin ülkenizdeki laiklik, referandumla mı geldi? Yüzyıl savaşları, otuz yıl savaşları neyin ifadesi, demokratik bir süreç mi?”
-“Genel oyla laikliği ortadan kaldırmak meşrudur mu diyorsun? İşin özü budur. ‘Halktan oy aldım, laikliği kaldırırım’ demeyi hak mı buluyorsun? Söylediğin lafların altında yatan gizli kavram bu mu?”
-“İktidara yüzde 47 oy verenler, ’sen iktidara gel de laikliği tahrip et’ diye mi verdi? 5 milyon yeşil kartı, seçimden hemen sonra iptal ediverdin. Bu demokrasi mi?'’
-'’Bilmiyorlar ki, onlar gelip geçici, bugün var, yarın yok. Daha önce çok daha büyük oylar alındı, gelindi ve gidildi”
-'’Telekom’un satışı, gerçekten bir faciadır'’
-'’Telekom niye satıldı, kim aldı? Bunlardan haberdar değiliz. Bunlar unutulacak olaylar değildir. Bunların bir gün gelir hesabı sorulur'’
-'’Çayın taşıyla çayın kuşunu vuruyorsunuz. Telekom’un geliriyle Telekom’u alana hediye ediyorsunuz?”
-'’Başbakan, Sabah-ATV satışından çekilen 2 firmayla temas kurdu mu, çekilmelerini telkin etti mi?'’
-'’Türkiye ve Avrupa’daki herhangi bir mercinin, CHP’nin demokratlığı konusunda vize verme hakkını kabul etmiyoruz'’
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli konuklar, misafirler; hoş geldiniz, hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, yine Türkiye çapında, dünya çapında önemli olayların yaşandığı bir haftayı geride bıraktık. Biz Cumhuriyet Halk Partisinin penceresinden bütün bu gelişmelere bakmaya gayret ediyoruz. Bu hafta da onu yapacağız. Haftanın genelinde çok acı, üzüntü verici olaylar var; mutluluk vesilesi olması gereken olaylar var. İnsanlık durumunun bütün hâlleri yansımış hâlde.
Gerçekten, geride bıraktığımız hafta içinde Türkiye’nin terörle mücadelesinde giderek yükselen bir başarıyı görüyoruz, bundan büyük mutluluk duyuyoruz.
Geçen hafta, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinin Aktütün Karakoluna bir saldırı gerçekleştirildi ve 6 askerimiz şehit oldu. Geçen haftayı bunun acısıyla yaşadık. Cenazeler Anneler Günü kalktı. Anneler evlatlarını toprağa verdiler. Büyük açılar yaşandı, hepimiz bununla hüzünlendik. Bu tabloyu düşündük ve bu yaşanan acıların bir an önce sona ermesi noktasına Türkiye’nin getirilmesi anlayışımızı bir kez daha karşılıklı olarak milletçe teyit ettik. Çok acı, duygusal bir dönem yaşadık. Ben, bu vesileyle 6 şehidimize Allah’tan rahmet diliyorum, ailelerine –hepsini aradım, başsağlığı dileklerimi ilettim- bir kez daha buradan saygılarımı sunuyorum. O şehitler artık bütün milletimizin şehitleridir, hepimizin evlatlarıdır. Aileleriyle birlikte hepimiz bu acıyı yaşıyoruz, yaşamaya da devam edeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, tabii Türkiye’de biz bu acıyı yaşarken dünyada çok büyük doğal afetler yaşandı.
Mynamar’da bir kasırga afeti ve dün de Çin’de 7,8’lik bir büyük deprem çok büyük can kaybına neden oldu. Bu acılar da hepimizi yürekten etkiledi, üzdü.
Bu acıları da taşıyoruz. Mynamar’daki kasırganın sonrasında gereken iş birliğinin sağlanamaması, uluslararası yardımın ve desteğin etkili bir biçimde seferber edilememiş olması, gerçekten çok üzüntü verici bir olaydır. Orada insanlar, bu siyasi engelleme yüzünden hak ettikleri, muhtaç oldukları yardımı, desteği uzun süre alamamışlardır. Bundan büyük üzüntü duyduğumu ayrıca ifade etmeliyim. Çin’deki depremin de çok büyük kayıplara yol açmış olması, gerçekten çok kaygı vericidir. Tabii deprem deyince biz Türkiye olarak, ülkemize yönelik bir deprem tehdidini, tehlikesini derhal hatırlıyoruz ve bu konuda daha şimdiden gereken duyarlılığı sergilemek, önlemleri almak hepimizin sorumluluğudur. Bunu bir kez daha birbirimize hatırlatma gereğini duyuyoruz.
Geride bıraktığımız haftada süper ligdeki heyecan verici yarışma sonuçlandı ve Galatasaray şampiyon oldu. (Alkışlar)
Bu, gerçekten önemli bir olaydır, çünkü yönetimini değiştirmek zorunda kalmış, teknik direktörünü kaybetmiş, mali sorunlar, sıkıntılar içindeki bir takımın, sadece sporcuların, futbolcuların iradesiyle, kararlılığıyla, motivasyonuyla, her şeyi göze almasıyla muhteşem bir başarıyı gerçekleştirebileceği, insanoğlunun her şeye muktedir olduğu bir kez daha bu vesileyle ortaya çıkmıştır. (Alkışlar) Bunu gerçekleştiren ekibi, başta hiç kuşku yok futbolcular olmak üzere, yönetimi, onlara teknik direktörlük yapan değerli yöneticilerini tümünü yürekten kutluyorum, kendilerine başarılar diliyorum. (Alkışlar)
Bugün, Sakatlar Günü. Bir önemli sportif başarıyı gözden kaçırmayalım istiyorum. Galatasaray, yine Avrupa Engelliler Basketbol Turnuvasında Avrupa Şampiyonu oldu. (Alkışlar)
Bu da gerçekten çok mutluluk verici, çok sevindirici bir olay. Buna da kamuoyumuzun dikkatini çekmek istiyorum. Engelli kardeşlerimi yürekten kutluyorum, sergiledikleri bu başarı, yine aynı şekilde insanoğlunun neye muktedir olduğunu gösterme fırsatını vermiştir. Büyük bir başarıdır. Avrupa çapında büyük bir başarıyı sergilediler. Kıtalar arası yarışma da Avrupa’yı temsil edeceklerdir. Kendilerini yürekten kutluyoruz, kendileriyle iftihar ediyoruz. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, Türkiyemizin klasik gündemi, Cumhuriyet Halk Partisinin öngörüleri ve değerlendirmeleri doğrultusunda giderek netlik kazanıyor. Ekonomiyle ilgili gelişmeler ortada. Bunlar, Cumhuriyet Halk Partisinin bu konulardaki anlayışını, duyarlılığını yansıtan bir istikamette gelişmiştir. Tarım, Türkiye’de ekonominin en büyük sancı yaşayan kesimi olarak hepimizin ilgisini ve dikkatini hak etmektedir.
Buna tekrar iktidarın, yöneticilerin ilgisini, dikkatini çekmek istiyorum. Yeni bir üretim mevsimi gerçekleşmek üzere, hasat mevsimi önümüzdeki günlerde yaşanacak ve çiftçi çok büyük sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıya kalacak.
Dün çay fiyatı ilan edildi ve bölgede çok büyük bir rahatsızlığa neden oldu.
Primle birlikte verilen 85 kuruş, yüzde 16’lık bir fiyat artışını yansıtıyor ama gübrenin yüzde 150 arttığı, ilacın yine o düzeylerde arttığı dikkate alınınca bu yüzde 16’lık artışın bir anlam ifade etmediği çok açık bir biçimde görülüyor. Yani gerçekten çok ciddi sıkıntılar bu ilan edilen fiyatlarla somutlaşmaya başlayacaktır. Tabii hükümetin bu konulardaki genel tavrı, temelden yanlış olmaya devam ediyor. Bakın, çay konusunda Çay-Kur’u hükümet tasfiye etmek istiyor. Nasıl, Toprak Mahsulleri Ofisini tasfiye etmeye çalıştı, kolunu kanadını büktü, alım istasyonlarını kapattı, depolarını, silolarını kapattı, mali desteğini kesti ve boynu büyük bir hâle nasıl Toprak Mahsulleri Ofisini getirdi, nasıl diğer tarım kuruluşlarının hemen hemen tümü tasfiye ettiyse, şimdi Çay-Kur’u tasfiye etme peşindedir. Çay-Kur’un tasfiye edilmesi ve çay konusunun şu andaki şirketlerini kontrolüne teslim edilmesi, çay üreticisini en büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır. Buna işaret etmeyi görev biliyorum. Bu, çok tehlikeli, Rizelinin, Doğu Karadenizlinin sorunlarını çok ciddi şekilde artıracak bir politikadır. Ayrıca, Türkiye’de çay konusunda bir büyük yanlış kaçak çay uygulamasına iktidarın göz yumuyor olmasıdır. 50 bin ton yıllık kaçak çay girişi vardır. Bu, Türkiye’yi çok ciddi şekilde ekonomik olarak da rahatsız etmektedir.
Buğday mevsimi geliyor, buğday mevsimi yaklaşıyor. Çukurova’da on-on beş gün sonra hasat yapılacak.
Buğday, 3 milyon çiftçi ailesini, 10 milyonun üzerinde nüfusu doğrudan ilgilendiren bir konu ve bu önemli ürünle ilgili olarak Türkiye’de çok tehlikeli bir piyasa boşluğu var. Yani devletin bu amaçla oluşturduğu kurumlar etkisizleştirilmiştir, borsa uygulaması maalesef etkin, üreticinin hakkını koruyacak, rekabete destek olacak bir uygulama sergilememiştir ve bugün çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalınmıştır. Tüccar, her yıl fiyatları düşürmüştür, her yıl fiyatlar ciddi şekilde düşmüştür ve Toprak Mahsulleri Ofisine ya da bir kamu kuruluşuna ürününü, buğdayını veremeyen çiftçi tüccara satmak zorunda kalmıştır. Toprak Mahsulleri Ofisinin yanlış politikası üreticiye olduğu kadar tüketiciye de olumsuz yansımıştır, çünkü aradaki şirketler ürünü aldıktan sonra çok ciddi fiyat artışlarıyla yüksek fiyatlardan bunu piyasaya sürmüşlerdir. Şimdi, on gün sonra Çukurova’da buğday hasadı başlıyor. 2008 yılı buğday üretiminin geçen yıldan biraz daha fazla olacağı, 18 milyon ton dolayında olacağı tahmin edilmektedir. Buğday, maliyet hesaplarına göre en yüksek verimin alındığı Çukurova’da, 1 kilo buğdayın maliyeti 50 kuruşun altında değildir. Fiyatın buna göre tespit edilmesi lazımdır. Bu maliyet dikkate alınarak ve önümüzdeki dönemdeki fiyat artışları göz önünde bulundurularak bir fiyatın belirlenmesi zorunluluğu vardır. Son bir yılda mazota yüzde 30, gübreye yüzde 150, ilaca yüzde 40 zam yapılmıştır ve bu ürünlere, bu tarım ürünlerine, bu arada buğdaya verilmesi gereken fiyatı çok ciddi şekilde etkilemelidir. Yani girdi fiyatlarının bu kadar yükselmesi karşısında seyirci kalan hükümetin, buğday fiyatını belirlerken gerekli anlayışı göstermek zorunluluğu vardır. Buna iktidarın dikkatini çekmek istiyorum.
Ayrıca, Toprak Mahsulleri Ofisi artık etkin bir alım politikasıyla devreye sokulmalıdır.
Yine seyirci kalırsa, hiçbir anlam ifade etmez. İlan edilen fiyatların da bir anlamı olmaz. İlan edilen fiyattan anlamlı, güçlü, etkili bir alıcı olarak Toprak Mahsulleri Ofisi devreye girmezse, ilan edilen fiyatların hiçbir anlamı, geçerliliği kalmaz. O nedenle Toprak Mahsulleri Ofisi gerekli finansman imkânları sağlanarak etkili biçimde piyasaya sokulmalıdır. Alımlarda çiftçi kayıt sistemine dâhil olma koşulu aranmamalıdır. Üretilmiş olan buğdaya sahip çıkılmalıdır. Kimin ürettiği meselesiyle meşgul olmadan ama çiftçiyi kayıt sistemine almak için gerekli gayret elbette sergilenirken, fakat ürünü alma konusunda “sen, çiftçi olarak kayıtlı değilsin, senin ürününü almam” demeden bir yaklaşım, bir çıkış yolu mutlaka bulunmalıdır.
Borsa alımlarında ciddi tıkanmalar ortaya çıkıyor. Bunu dikkate alarak buralarda yeni alım merkezleri açılmalıdır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi çok ağır bir kuraklık yaşamıştır. Olağanüstü ağır bir kuraklık içinden Güneydoğu Anadolu Bölgemiz geçmektedir.
Buradaki illere derhal hasar tespit komisyonları gönderilmeli, hasar tespitleri yapılmalı ve kuraklıktan zarar gören çiftçilerin tarım kredi ve Ziraat Bankasına olan borçları ertelenmeli. Bu çiftçilere önümüzdeki yıl için mutlaka tohumluk yardımı yapılmalıdır, çünkü tohumluk yardımı gelecek yılın üretiminin güvencesini oluşturacaktır. Buna şiddetle ihtiyaç vardır.
Değerli arkadaşlarım, önümüzde yine Türkiye bakımından kritik bir ürün olarak fındık duruyor.
Daha birkaç ay var fındık mevsiminin açılmasına ama bu konuyu Türkiye ciddi şekilde konuşmalı ve sahiplenmelidir. Burada çok büyük bir sıkıntı yaşanıyor. Yani bu sene ürün 800 bin ton civarında olacaktır. Yüksek bir ürün bekliyoruz. Evet, bu ürünün heba olmadan, en doğru şekilde alınması ve en yüksek fiyattan ihraç edilmesini sağlayacak politikanın düzenli bir biçimde yürürlüğe konulmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Yani bugün itibarıyla fındık 3.500 000, 3.600 000 civarında bir noktaya gelip dayanmıştır. Bunu hiçbir şekilde kabul etmek mümkün değildir. Maliyetin olağanüstü yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu demin konuştuğumuz girdi fiyatlarındaki artışlar onları da ciddi şekilde etkisi altına almıştır. Yani fındık üreticisi devletten alacaklıdır. Daha kuraklık yılından kaynaklanmak üzere alacakları hâlâ devam etmektedir.
Değerli arkadaşlarım, bunun da yine serbest piyasaya bırakılmaması ve tekellerin elinde fındık üreticisinin oyuncak piyon hâline dönüştürülmemesi çok temel bir görevdir, temel bir sorumluluktur. Doğru bir politikayla fındık her yıl Türkiye’ye 2 milyar dolar civarında bir döviz girdisini sağlayacak bir unsurdur. Bu döviz girdisinin içinde tek kuruşluk bir döviz harcaması da yoktur, tümü bu toprağın ürünüdür, tümü yerli malıdır ve 2 milyar dolar net bir girdiyi Türkiye’nin sağlaması mümkündür. Bunu da ayrıca oradaki fındık üretimi yapan vatandaşlarımızın refahı için dayanak noktası olarak kullanma mecburiyeti vardır.
Değerli arkadaşlarım, bu somut konuları özellikle vurgulamak istiyorum. Bunlar çok önemli, yani bunları yakından Türkiye de takip etmelidir. Hayvancılık konusunu geçen hafta dile getirdim. Fevkalade önemli bir konu. Yanlış bir politika izleniyor ve izlenen politika sonucunda hayvan destekleri fiilen azaltılmıştır ve en ağır darbeyi yiyen kesimlerin başında da Türkiye’de besiciler, hayvancılar yer almıştır. Bu, çok üzüntü verici bir konudur. Bunu sessiz karşılayamayız, görmemezlikten gelemeyiz, bunu Türkiye’nin önüne koymak bizim görevimizdir, sorumluluğumuzdur.
Değerli arkadaşlarım, ekonominin geneline bakınca, ekonominin genelinde işaret ettiğimiz doğrultudaki sürecin işlediğini görüyoruz.
Türkiye ekonomisi hızla bir durgunluk dönemine girmektedir hatta yer yer bazı iktisatçılar yaşanan dönemin durgunluk değil, bir daralma dönemi haline dönüşmekte olduğunu söylemektedirler.
Bu, çok tehlikeli bir olaydır. Türkiye gibi nüfusu hızla artan bir büyük toplumun, bir ekonomik daralma tablosuna sürüklenmesinin çok ağır ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları olur. Buna herkesin dikkatini çekmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu daralma çok açık bir biçimde görülüyor.Sanayi, tarım zaten yüzde 7-7,5 geçen yıl geriledi. 2008 yılındaki sanayinin gelişmesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Sanayi üretim endeksi 2008 Mart ayında, 2007 Mart ayına göre anlamlı şekilde düşmüştür, yani yüzde 50 düşmüştür, artış temposu yüzde 50 azalmıştır. İmalat sanayiyi daha da ağırlıklı biçimde bir gerileme içine girmiştir, büyüme temposu, daralma demeyelim buna, bu büyüme temposu düşmüştür, yani 3,2 imalat sanayiyi geçen yıl artmışken Mart ayında, bu yıl 1,9’a düşmüştür artış. Bu, kaygı verici bir tablodur. Ama daralmayı hatırlatan başka bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Tekstil ürünleri konusunda Türkiye üretim artışının azalması noktasının çok ötesinde üretim azalması tablosuyla karşı karşıya kalmıştır. Geçen yıl Mart ayında Türkiye’de tekstil ürünleri imalatı yüzde 5,7 artmış idi, şimdi, dikkatinizi çekerim, yüzde 18,3 azalmıştır. Yüzde 5,7 artan tekstil ürünleri imalatı bu yıl mart ayında yüzde 18,3 azalmıştır. Bu, insanların işsiz kalması demektir. Bu, fabrikaların zarar etmesi demektir. Bu, ekonominin çarklarının artık dönemez hâle gelmesi demektir. Bu, Bursa’nın boynunun bükülmesi demektir; bu, İstanbul’un boynunun bükülmesi demektir. Çok ağır bir olaydır ve bu gelip geçici bir olay olmanın ötesinde bir anlayışı, bir yaklaşımı ortaya koyuyorsa, çok daha tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız demektir. Giyim eşyası imalatı yüzde 11 azalmıştır bu yıl, değerli arkadaşlarım. Tekstil ürünleri yüzde 18,8, giyim eşyası imalatı yüzde 11 azalmıştır. İşlenmiş deri yüzde 11,8 azalmıştır. Bu, Türkiye’de artık ekonominin bir tıkanmaya doğru geldiğini, bir daralmanın yer yer kendisini gösterdiğini, durgunluğun zaten ortada olduğunu bize gösteriyor. Durgunlukla ilgili bazı verilere de dikkatinizi çekmek isterim. Ekonomideki durgunluğu neyle anlarız? KDV oranları yıllar içinde nasıl bir değişiklik gösteriyor; KDV ile sağlanan vergi geliri artıyor mu, azalıyor mu? İşlem artarsa KDV getirisi artar. Şimdi, o konudaki rakamlara dikkatinizi çekeyim.
Dahilde alınan KDV ocak ayında 2 katrilyon 57 trilyon iken, şubat ayında 1,3 katrilyona düşmüştür; 2 katrilyondan 1,3 katrilyona KDV, dahildeki KDV toplam getirisi ve mart ayında 859 trilyona düşmüştür, yani iki ay önce 2 katrilyondan 1 katrilyonun altına KDV getirisi azalmıştır. KDV oranları azaltılmadı, KDV’yi düşürmeye yönelik bir politika uygulanmadı tam tersine ama ekonomi, ticaret hacmi, piyasa daralıyor, bu onu gösteriyor. Hani, söylüyoruz ya, çekler geri dönüyor, bilmem senetler geri dönüyor, rekor kırıldı Merkez Bankasında kara listeye alınanların sayısı, rekor kırdı diyoruz ya, kapanan iş yerlerinin sayısı olağanüstü hızla artıyor diyoruz ya, işte manzara bu değerli arkadaşlarım. Yani 2 katrilyon KDV toplarken Türkiye, aynı vergi oranlarıyla 858 trilyona iki ayda inerse Türkiye’nin KDV getirisi, bu piyasanın feryat ettiğini bize gösterir.
Değerli arkadaşlarım, bu sadece KDV’de kalmıyor, bunun dışındaki her noktada, Özel Tüketim Vergisi de 3,3’ten –ki, bu ÖTV, bu akaryakıt kullanımıyla ilgili biliyorsunuz- 2,9’a düşmüştür iki ay içinde, ocaktan marta. Petrol ve doğal gazdan alınanlar da 1,9’dan, 1,5’uğa inmiştir. Özel iletişim vergisi de 405 trilyondan 329 trilyona inmiştir. Gelir vergisi de aynı şekilde ocak’ta 3,7 katrilyon iken, şubat’ta 2,6 katrilyona ve mart’ta 2,3 katrilyona gelir vergisi tahakkuku tahsilatı da böyle bir düşme göstermiştir. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Türkiye ekonomisi daralıyor. Türkiye ekonomisi daralıyor ama Türkiye’nin harcamaları azalıyor mu? Borçları azalıyor mu? Böyle bir şey yok. Borçlar devam ediyor, cari açık patlama yaşıyor. 40 milyar doların üzerine çıktı cari açık. İlgiyle bakan 50 milyar dolara çıkıyor diye ilan etti ve daha da önemlisi, değerli arkadaşlarım, cari açığın finansmanı bozulmaya başladı. Eskiden cari açık Türkiye’ye gelen yabancı yatırımlarla kapatılıyor idi. Şimdi, Türkiye’ye gelen yabancı yatırımlar çıkmaya başladı, artık krediyle, borç alarak cari açığı kapatıyoruz. Yani Türkiye’ye zaten yatırım yapmak üzere gelmiş olan yabancı sermayeyle cari açığı kapatma dönemi bitti. Şimdi, borç ödeyerek, borç alarak cari açığı kapatma durumuna doğru sürükleniyoruz. Bunlar tabii fevkalade kaygı verici çok önemli işaretlerdir. Bunlara herkesin dikkatini çekmek istiyorum. Türkiye’nin borçları, tekrar ifade etmekte yarar var, milletimizin vicdanına ve aklına bunu yerleştirmeliyiz. AKP’nin değerlendirilmesi bakımından fevkalade önemlidir bunlar. Bu iktidar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin cari açığı 1,5 milyar dolardı, şimdi 40 milyar doları geçti, 50 milyar dolara gidiyor. Bu iktidar işbaşına geldiği zaman Türkiye’nin toplam dış borcu 220 milyar dolardı. Seksen iki yıllık cumhuriyetin ceman yekûn, gelmiş geçmiş bütün siyasi kadroların, bütün hükümetlerin seksen iki yıllık Türkiye’nin ortak borcu 220 milyar dolar. Sadece bu kadronun altı yıllık ek borcu, bunun üzerine eklediği borç 280 milyar dolar.
Değerli arkadaşlarım, bunun neresi iyi yönetim? Bunun neresi doğru yönetim? 280 milyar dolar daha borç yapmışsınız, bu arada elde avuçta ne varsa satmışsınız, birazdan bunlardan birisi nasıl satılmış, anlatacağım bir kez daha, Türkiye’nin borçlanma mecburiyetini daha da artırmışsınız, bunu bir ekonomik başarı diye bize anlatmaya çalışıyorsunuz. Bunun hiçbir inandırıcılığı yoktur.
Değerli arkadaşlarım, işsizlik oranı artmış Türkiye’de, üretim artışı yavaşlamış, Türkiye’de yatırımlar, tasarruflar azalmaya başlamış, çiftçi boynu bükük hâle gelmiş, esnaf boynu bükük hâle gelmiş, manzara bu. Bu manzara oturuyor, her geçen gün bunun bir gerçek olduğunu insanlarımız yaşaya yaşaya algılıyorlar, görüyorlar.
Değerli arkadaşlarım, bakınız bu AKP hükümetinin konuşulacak çok politikası var tabii ama bir tanesi, bunların bir kısmı da konuşuldu, ama bir politika var ki, bir uygulama var ki sadece bugün değil, gelecekte de çok konuşulacak. Yani AKP iktidarda kaldığı sürece konuşulacak demiyorum, AKP iktidardan, özellikle AKP iktidardan gittikten sonra çok konuşulacak bir uygulamasına bir kez daha dikkati çekmek istiyorum. Bunu unutturmaları mümkün değildir, hiç kimsenin unutmaması lazımdır. Bu, fevkalade önemli bir olaydır, Türkiye’nin geleceğinde de çok konuşulacak bir konudur. Nedir bu konu? Bu konu Telekomun satılışıdır.
Değerli arkadaşlarım, bir büyük olaydır. Olay olmanın ötesinde bir faciadır, Telekomun satılışı bugün ortaya çıkmıştır ki, gerçekten bir faciadır. Yani özelleştirme uygulaması anlayışı içinde mazur gösterilebilir bir konu olmaktan çıkmıştır. Her örnekle bunu şu ya da bu ölçüde belki izah etmek mümkündür ama Türkiye’deki Telekom satışını ne özelleştirme politikasının bir gereği olarak sunmanız mümkündür ne herhangi bir şekilde ülke yararına bunu temellendirmeniz mümkündür. Yani durum ortada, bakın, üç yıl geçti, her yıl ödenmesi gereken taksitten fazla Telekom onu alanlara kâr veriyor. Böyle bir şey olabilir mi değerli arkadaşlarım? Satışın şartları içinde öngörülen taksitten fazla her yıl Telekom alana kâr taşıyor. Yani çayın taşıyla çayın kuşunu vuruyorsunuz. Telekomun geliriyle Telekomu alana hediye ediyorsunuz. Çok açık, böyle alış veriş olur mu canım? Üstelik neyi satıyorsunuz? Telekom. En önemli, en stratejik alanlardan birisi. Bakınız, Putin giderayak bir kanun çıkardı, dedi ki: “Telekomda yabancı sermayeye kesin izin veremezsiniz.” Bu duyarlılığı Fransa uyguluyor, İngiltere uyguluyor. Özelleştirme yaptı ama nerede yaptı? Kendi içinde yaptı, yabancı sermayeye teslim etmedi. Şimdi, Telekomu biz sattık. Bu fiyatlarla sattık, astarı yüzünden pahalı. Kasım 2005’de yüzde 55 hissesini Türk Telekomun 6,6 milyar dolara Harari ailesine ait uluslararası Telekom sektörünün hiçbir önem ve birikimi olmayan OGER Telekoma sattık. Sıradan bir firma, bu alanda iddialı bir firma değil. İki ay sonra Kurumlar Vergisi yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirildi, değerli arkadaşlarım, satıştan iki ay sonra. Satış yapılıyor, satıştan sonra Kurumlar Vergisi yüzde 30’dan yüzde 20’e iniyor. Tahminlere göre Harisi ailesi, bu nedenle Türk Telekoma 2 milyar dolar arz ödemiş oldu, 2 milyar dolar bir kolaylık sağladınız. Önce neler oldu hatırlayalım da, bunlar niçin oldu, sonra onu soralım, yani bu kendiliğinden mi oldu, rastlantı mı bunlar? Yani hayatın akışı içinde şu rastlantılarla bu olaylar mı ortaya çıkıyor, yoksa bunun arkasında bütün bu kurguyu öngören bir düzenleme var mı? Varsa nerede öngörüldü, kimdir bu planları yapanlar? Bunlar konuşulacak, AKP gittikten sonra da konuşulacak.
Değerli arkadaşlarım, bu satışla Türkiye’de devlet tekelinin yerine özel tekel getirildi. “Özelleştirme uygulanacak” denilmişti, özelleştirme doğrultusunda hiçbir adım atılmadı, çok kârlı bir özel tekel oluşturuldu, hem de Başbakan ile yakın ilişkileri olan bir ailenin bu sektörle herhangi bir iddiası olmayan bir firması tarafından Türkiye’de Telekom alanında bir tekel oluşturuldu. 2006 sonunda bu Harisi ailesine ait olan Türk Telekomun Genel Müdürü, zamları içeren yeni tarifelerini Telekom Kurumuna bilgi vermeden tek taraflı olarak ilan etti. Yasaya aykırı, tekel vaziyetinde. Türk Telekom Kurumundan onay alması lazım, yeni tarifeyi tek başına ilan etti. Bir süre sonra toplumda tartışma başlatılınca müracaat edildi, Türk Telekom da aynen onayladı, yani 2 milyar dolar KDV indirimi, yüzde 30’dan yüzde 20’ye getirildi, artı tarife yüksek bir şekilde onların kendi tespitlerine göre onaylandı. Ocak 2004’te başlanmış olması gereken özelleştirme, serbestleşme birçok alanda eskinin, geriye alındı, birçok alanda engellendi ve serbestleşme süreci askıya alındı. 2004 yılında sektörün serbestleştirilmesi gerekiyordu, pek çok küçük, orta boy firma ortaya çıkmıştı, pek çok alanda başarılı işler yapıp bir rekabet ortamı gerçekleştirmek istiyorlardı, bunların önü tıkandı, engellendi ve sektörde filizlenmeye başlayan birçok firma bu yüzden kapanmak zorunda kaldı, tamamen Hariri ailesine Türk Telekom sektörü teknolojik bakımdan en vaatkâr olması gereken, en dinamik olması gereken, en hızlı değişmeye açık olması gereken bu sektör teslim edilmiş oldu.
Değerli arkadaşlarım, son iki yılda OGER Telekom’un payına düşen net kâr 3,4 katrilyon Türk Lirasıdır. Yıllık ödeme 1 milyar dolar civarında taksit, 3,4 iki yılda sağlanan net kâr. Şimdi, değerli arkadaşlarım, ayrıca satış sözleşmesinde öngörülen yatırım düzeyi tutturulamamıştır. Alırken vaat etmişlerdir ki yeni yatırımlar yapacaklar, istihdam sağlayacaklar, teknoloji geliştirecekler, bu vaatler de tutturulamamıştır.
Değerli arkadaşlarım, bu alandaki bu özelleştirme girişimi sektörü hızla geliştirecek bir kaldıraç gibi değil, OGER Telekom tekelinde kazanç kaynağı bir emlak gibi, bir rant alanı gibi kullanılmış, yönetilmiş ve teknoloji ciddi şekilde gerileme tablosuna sürüklenmiştir. Şimdi tablo bu iken, dün bir halka yeni arz yapıldı. Bunu bir geçmişi hatırlatmak için, unutulmaması gereken bir geçmişi hatırlatmak için söylüyorum. Bu bekraundun, bu arka planın önünde şimdi halka bir arz yapıldı. Halka arz çok açık bir şekilde çok düşük fiyatla yapıldı. Çok net, bakan herkes bunu biliyor. Halka arz yüzde 35 içeride, yüzde 65 dışarıda yapıldı. Dışarıda kimler aldı, bilinmiyor. Stratejik bir sektör diyoruz, önemli bir sektör diyoruz, kimin aldığını dahi bilmek imkânına sahip değiliz. Niye? Kim aldı? Ne kadar kâr etti? Bunlardan haberdar değiliz.
Değerli arkadaşlarım, buna sadece bir somut örnek diye işaret ediyorum. Bunlar unutulacak olaylar değildir. Bunların bir gün gelir hesabı sorulur, hiç kuşku duymuyorum. (Alkışlar)Bunları hatırlatmak için söylüyorum, bu daha çok konuşulacak. Bunları, Türkiye böyle farkında değil, çevrilen oyunları sezmeden, anlamadan böyle her şeyi içine sindirmiş olarak, kabul etmiş olarak değerlendirilmemelidir. Her şeyin bir zamanı vardır, bir zemini vardır. Hepimiz biliyoruz, izliyoruz, neyin ne olduğunu, arkasında neyin yattığını, hangi tezgâhların, tertiplerin sahneye konulduğunu, yürütüldüğünü hepimiz gayet iyi görüyoruz ve bunu bu anlayışla da takip ediyoruz. Bunu hatırlatmak için söyledim.
Değerli arkadaşlarım, bugün 1 Mayısla ilgili yine gensoru önergemiz değerlendirilecek, onu konuşacağız, hemen arkasından Cumhuriyet Halk Partisi olarak Sabah-ATV satışıyla ilgili yeni bir gensoruyu vereceğiz. Siyasetimizin iç yüzünün ortaya çıkması lazım, bu iktidarın ne yaptığının, nasıl yaptığının ortaya çıkması lazım. Türkiye’deki sorun sadece laiklik tartışmasından ibaret değil, Türkiye’de yaşananları herkesin görmesini sağlamamız lazım. Yarın onu vereceğiz, öyle sanıyorum ki önümüzdeki hafta da Sabah-ATV satışını bütün boyutlarıyla konuşmak imkânını bulacağız. Nedir Sabah-ATV satışının boyutları? 7 firma ilgi göstermiş, ilgi gösteren firmalar teker teker çıkmışlar, bir tek firma kalmış. İlgi gösteren firmaların, özellikle son ikisi fevkalade ciddi firmalar, çok ciddi firmalar, büyük mali olanakları olan firmalar, saygıdeğer, güçlü firmalar, onlar da çekilmiş. Son aşamada üç firma kalmış, o üç firmadan ikisi çekilmiş. Nasıl çekilmiş, niçin çekilmiş? Kim çektirmiş? Bunun sorgulanması gerekmiyor mu? Yani Türkiye’nin en saygıdeğer, bu alanda en umut verici, en ciddi firmaları, masraf edecekler, hazırlık yapacaklar, kadro oluşturacaklar ve işe girmek için harekete geçecekler, son anda vazgeçecekler. Nasıl vazgeçtiler? Bu vazgeçmenin perde arkası nedir, bunun aydınlatılması lazım. Bu konuda çok ciddi sorular var. Yani mesela Başbakan, bu çekilmiş olan o iki firma ile temas kurmuş mudur? O iki firmayla Başbakan bir temas kurmuş mudur ve onlara çekilmesini telkin etmiş midir? Bu bir soru, Türkiye bu soruyu soracak, Başbakan da bu soruya cevap verecek. Başbakan, bu insanlarla kendisi, yakın arkadaşları, onların çekilmesini talep etmek, sağlamak üzere ilişki kurmuşlar mıdır? İlişki kurmuşlarsa bunun anlamı nedir? Bir an için tasavvur edin ki Başbakan iddialı bir firmaya sen bu işe girme demiş, bunun anlamı nedir? Bir firmaya, bir ihaleye girmek için hazırlığını yapmış olan bir firmaya “Sen buna girme” emişse bir Başbakan, bu ne anlama gelir?
Değerli arkadaşlarım, denildi mi, denilmedi mi? Şimdi, bunu aydınlatacağız. Bu, Türkiye’nin önündeki büyük sorudur. Sonra, Başbakana şu soruyu da sormamız lazım: Sen bu Sabah-ATV dışında sana gelen iş adamlarına “Sen onunla ortak girme de falanla ortak gir” dedin mi, demedin mi? Herhangi bir ihale için dedin mi, demedin mi? Türkiye için önemli büyük bir yatırımı gerçekleştirmek üzere Türkiye’ye gelmiş olan yabancı firmaya, Başbakan “Sen, arkadaş, onunla değil, onu bırak, ben yanında olduğu sürece sana hiçbir şekilde izin vermem, ruhsat vermem, sen onu bırak falanla anlaş, falanla anlaşırsan işin yürür” dedin mi, demedin mi? Demişse bunun anlamı ne? Alkışlar) Şimdi, bu ayrı bir olay, Sabah’la karıştırmayın. Sabah’ta da aynı şey söylenmiş de bu başka bir olay. Şimdi, herkes çekilmiş ortada Başbakanın damadının genel müdür olduğu firma kalmış. O firmayı başka birileriyle ortak etme girişimi belki başarıya ulaşmış, ulaşmamış, onlara Sabah-ATV teslim edilmiş. 1,1 milyar dolar, nereden bulacaksın bunu? Devletten bulacaksın. Gitmişler yabancı şirketlerden para istemişler, yabancı şirketler ilgilenmiş mi? Türkiye’deki özel bankalardan istenmiş mi, istenmemiş mi? Mesela Akbanka’gidilmiş mi, Yapı Krediye gidilmiş mi, Garantiye gidilmiş mi, İş Bankasına gidilmiş mi, onlar vermişler mi, vermemişler mi? Daha sonra Vakıflar ve Halk Bankası devreye girip her birisi 375 milyon dolar, toplam 750 milyon dolar kredi vermişler, öyle mi? Peki, şimdi sormak lazım: Bu bankalar, Halk Bankası, Vakıflar Bankası, 60 yıllık, 70 yıllık ömründe 375 milyon dolarlık bir krediyi bir firmaya vermiş mi? Bir örneği var mı? Yok. En çok ne kadar vermiş? 125 milyon dolar vermiş. Kime vermiş? En büyük firmalara, TÜPRAŞ’ı alan firmaya. Verirken teminat almamış mı? TÜPRAŞ alınırken teminat almadan mı vermiş? Hayır, “Arçelik’i de getir” demiş. “Alınan TÜPRAŞ’ı da ipotek ederim” demiş, her şeyi demiş. Peki, şimdi bunlara nasıl vermiş, teminatı ne bunun? Var mı bir teminat? Hiçbir teminatı yok.
Değerli arkadaşlarım, kredi ne? Libor artı 4,85, yani 9 civarında bir kredi. Peki, kendisi 200 milyon dolar borç almak için bir sendikasyon kurdu ve dışarıya tahvil sattı. 8,95’le kredi veriyor, kendisi yüzde 14-15’le kredi aldı. Yüzde 14-15’le sen kredi alacaksın, yüzde 8,95’le vereceksin. Verdiğin şartlarda sana kredi veren var mı? Bak, sen “üç yıllık ödemesiz süre, on yıllık taksit” diyorsun, sen bu şartlarla mı aldın borcu? Sana o şartlarla verirler mi o fiyata? Mümkün değil. Efendim, bu proje kredisiymiş! Proje kredisi ne? Proje kredisi, olmayan bir işi olur hâle dönüştürmek için fikir ve proje bazında hazırlık yapıp sağlam bir fizibilite raporu ortaya koyup onun finansmanı için bir ek desteğe muhtaç olup kendi katkını da verdikten sonra, bunu inandırıcı, haklı, makul gösterip karşılığında kredi almak değil mi? Olmayan bir iş için. Sabah-ATV’nin alışı nasıl bir proje kredisi oluyor arkadaşlar? Sabah ortada, ATV ortada, neyin projesi bu? Bu proje kredisiymiş! Proje kredisi olunca ne oluyor? Üç yıllık ödemesiz süre uygulama şansı geliyor. Proje kredisi deyince üç yıl ödemesiz süre uygulayabiliyorsun. Dökülen bir manzara değerli arkadaşlar. Şimdi, tekrar soruyorum: Tıpkı o Telekomda olduğu gibi burada da bütün bu işler bir rastlantı sonucu mu? Yani o bankaların genel müdürleri, eğer verdikleri kredi kendi paraları olsa idi bu şartlar altında o krediyi verirler miydi bunlara? Vermezlerdi. Niye veriyorlar şimdi? Arkasında ne var bunun? Arkasında bir planlama var mı? Bir kurgu var mı? Bir yönlendirme var mı? Yok. Gerçekten tamamen bireysel kararları, içlerinden öyle geçmiş. Güvenmişler, iyi niyetle vermişler, buna mı inanacak Türkiye? Buna mı inanacağız? Ne bu? Ortada ciddi bir manzara var. Ne var ama, bunun arkasındaki ne arkadaşlar? Niye bu oluyor? Nasıl bu oluyor? Bu nasıl olabiliyor? Bunun olmasının bir sonucu yok mu? Hukuki bir sonucu yok mu? Cezai bir sonucu yok mu, siyasi bir sonucu yok mu? Bunların olmasını doğal mı karşılayacağız, seyir mi edeceğiz, Türkiye’nin soyulmasına seyirci mi kalacağız? (Alkışlar) Kalmayacağız. Bunlar gerçek. Bunlar, böyle lafazanlıkla falan örtbas edilecek olaylar değil, her birisi çok ciddi konum bunlar, her birisinin çok önemli sonuçları var. Başbakan, bu konularda hesap vermelidir. Hiç kaçamaz, bir an önce bu konularda hesabı vermelidir. “Dokunulmazlıkları kaldıracağım” deyip kaldırmadan durumu idare edersin, ama iş başında bunları yaptıktan sonra bunun hesabının sorulmasını engelleyemezsin. Dokunulmazlıklar seni korumaya yetmez, şu andaki iktidarın, Parlamentodaki siyasi çoğunluğun soruşturmayı engelleyecek bir siyasi desteğe sahip olman, sanma ki bunun soruşturulmasını engeller, böyle bir şey olamaz değerli arkadaşlarım. Bunların olmadığı bir Türkiye istiyoruz, bunların olmayacağı bir Türkiye istiyoruz. (Alkışlar) O Türkiye’ye gitmenin yolu da olmuşsa, onun hesabını soran bir Türkiye istiyoruz. Olmasını kabul etmeyen, olmasına tepki gösteren bir Türkiye istiyoruz. Bu Türkiye’yi de kuracağız, bunlara teslim olmayacağız, değerli arkadaşlarım.
Bakınız, son günlerde birden bire kamuoyumuzda ilginç tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmalar, bu iktidarın uygulamaları, Türkiye’deki tartışmalar ve Avrupa Birliği sözcülerinin bu iktidara kol kanat germesinin yarattığı sıkıntı, tepkiler etrafında şekilleniyor. Bu çerçevede geldiğimiz noktada görüyorum ki gözler Cumhuriyet Halk Partisine yönelmiştir. Herkes, Cumhuriyet Halk Partisinden bir şeyler bekliyor, yani bir sıkıntının içine girildiği anlaşılıyor, bu sıkıntı karşısında bunalan taraflar Cumhuriyet Halk Partisine yöneliyorlar “Sen, niye bu tabloyu bu şekle gelmesine izin verdin, seyirci kaldın, niye bu böyle oluyor” diye Cumhuriyet Halk Partisinden bir çözüm bekliyorlar. Ben, bundan mutluluk duyuyorum. Çok doğrudur, haklıdırlar ama konuyu daha yakından irdelememiz lazım.
Değerli arkadaşlarım, tartışılan birkaç konu var. Önce, bir demokrasi kavramını netleştirilmesine ihtiyaç var, demokrasi kavramının ne olduğunun çok iyi anlaşılmasına ihtiyaç var. Türkiye’de sanki şimdi bir demokrasi krizi varmış gibi bir tablo oluşturmak isteyenlerin bu tezlerinin irdelenmesine ihtiyaç var. Türkiye demokrasi bakımından hangi sorunla, sıkıntıyla karşı karşıya, demokrasinin özü nedir, AKP’nin demokrasi karşısındaki durumu nedir, CHP’nin demokrasi karşısındaki durumu nedir, demokrasiyi tehdit eden bir gelişme söz konusu mudur? Böyle bir gelişme ortaya çıkarsa buna karşı ne yapmak gerekir, kimler ne yapar, bunlar hepimizin kafasındaki sorular. Bu çerçevede, değerli arkadaşlarım, herkesin şunu çok iyi bilmesini istiyorum, özellikle Cumhuriyet Halk Partisine önem veren herkesin şunu çok iyi bilmesini istiyorum: Cumhuriyet Halk Partisi içtenlikle çağdaş, demokratik rejimin inançlı, tutarlı ve kararlı bir savunucusudur. (Alkışlar) Bu konuda kimsenin hiçbir şüphe içine girmemesi lazım. Cumhuriyet Halk Partisi ve demokrasi arasında karşılıklı uyum ve dostluk dışında hiçbir ilişki kurulamaz. Cumhuriyet Halk Partisi bu konudaki sicilini ortaya koymuştur, anlayışını ortaya koymuştur, Türkiye’yi demokrasiyle kaynaştıran, bütünleştiren parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’yi modernleştirme iddiasının partisidir. Modernleşme iddiasının bir temel dayanağı demokratikleşmedir. Cumhuriyet Halk Partisi, tek parti döneminden çok parti dönemine bilinçli bir çabayla geçmiştir. Sorumluluğunu üstlenerek bedelini ödemeyi göze alarak geçmiştir. İktidarına muhalefete dönüşmüş dünyadaki tek siyasi parti kendi kararıyla dönüşmüş Cumhuriyet Halk Partisidir. Cumhuriyet Halk Partisi bunu öngörerek yapmıştır. Çağdaş, hukuk devleti anlayışını getiren odur, çağdaş hukuku getiren odur, kadın-erkek eşitliğini getiren odur, kadınlara oy hakkını sadece Müslüman dünyada değil, dünyada en önde getiren ülkelerin başında Türkiye ve o zaman onu yöneten Cumhuriyet Halk Partisi vardır. (Alkışlar) Kadın-erkek eşitliğine temelden inanan bir parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi vardır. Hukukun üstünlüğüne inanan bir siyasi parti vardır. Basın özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına içtenlikle inanan, bütün gereklerini her iktidar döneminde gerçekleştiren bir siyasi parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi vardır. Cumhuriyet Halk Partisi, daima Türkiye’yi çağdaş bir demokratik toplum olma doğrultusunda yönlendirmiştir, etkilemiştir, Türkiye’yi demokrasiye doğru taşımıştır. Demokrasinin kesintiye uğradığı dönemlerde Cumhuriyet Halk Partisi en büyük demokrasi mücadelesini veren siyasi parti olmuştur. 12 Mart döneminde bunu yapmıştır, 12 Eylül 1980 döneminde bunu yapmıştır. Bu mücadele içinde Cumhuriyet Halk Partisi kapatılmıştır, Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler yasaklanmıştır. Bütün bunları aldırmadan tekrar demokrasiyi Türkiye’ye getirmek için inançla hepimiz mücadele etmişizdir. Demokrasi konusunda Cumhuriyet Halk Partisine kuşku düşürmeye kimsenin hakkı yoktur, kimsenin de haddi değildir, bunu herkesin çok iyi bilmesini isterim. (Alkışlar) Biz, Türkiye’yi çağdaş, herkesin kendi kimliğine, kendi inançlarına sahip çıktığı, saygı gördüğü, azınlık-çoğunluk ayırımının yapılmadığı, herkesin değerlerine saygı gösterilen demokratik bir toplum, demokratik bir siyaset arıyoruz, Türkiye’yi oraya getirmeye çalışıyoruz. Bunun önündeki bütün engelleri, toplumsal engelleri, hukuki engelleri aşmaya çalışıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu, bizim anlayışımız, bunun sınavını da verdik, bu konuda da hiçbir tereddüt yok. Hiçbir zaman Cumhuriyet Halk Partisi, herhangi bir ara rejimden, demokrasi dışı müdahaleden ülke için de, kendisi için de bir yarar aramamıştır, görmemiştir. (Alkışlar) Bu konuda hiçbirimizin bir tereddüdü yok ama sanki bir demokrasi krizi var, sanki Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye siyasetinin temel kuruluşları demokrasiye karşı bir tavır içindeymiş gibi bir ortam yaratılmak, bir tedirginlik oluşturulmak isteniyor. Bunun hiçbir temeli yoktur, bunu herkesin çok iyi bilmesini istiyorum. Bu, tam bir haksızlıktır, bir bühtandır. Cumhuriyet Halk Partisi inançlı, demokrasiye sahip çıkan bir siyasi partidir.
Değerli arkadaşlarım, demokrasi nedir? Yani demokrasinin ne olduğunu zihnimizde netleştirmeye ihtiyaç vardır. Demokrasi sadece seçim mekanizmasını işletmek, dört yıldan dört yıla sandığa gitmek, oradan oy alanın iktidara gelmesinden ibaret bir olay mıdır, sadece bu mudur? Dünyanın bütün ülkelerinde seçim oluyor, artık seçim olmayan ülke yok, Mısır’da da seçim oluyor, Suriye’de de oluyor, Irak’ta da oluyor, İran’da da oluyor, her yerde oluyor. Seçim, demokrasinin güvencesi değil, değerli arkadaşlarım. Demokrasi nedir? Yani siz, sandıkla geldiğiniz iktidarda sizi iktidara getiren hukuk çerçevesini elinizdeki güçle tahrip etmeye kalkarsanız, yargıyı etkisiz kılmaya kalkarsanız bunu demokrasi adına kabul ettirebilir misiniz? Yani Anayasa bir büyük mutabakatıdır ülkenin. Bu mutabakatın çok sağlam bir şekilde savunulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye’de geçmişte yüzde 50’lerin üstünde oy almış iktidarlar gelmiş geçmiştir, onlar da iş başına gelmişlerdir, ama onların hiçbirisi “Ben yüzde 50’nin üzerinde oy aldım, istediğimi yaparım” anlayışı içine girmemiştir. Türkiye’nin temel mutabakatına saygı göstermiştir. Demokraside, değerli arkadaşlarım, bir parti bir seçimde yüzde 50 oy alır, yüzde 40 oy alır, yüzde bilmem 60 oy alır. Bu, o toplumun nihaî hükmü olarak anlaşılamaz. Demokraside bunların her birisi bir geçiş aşamasıdır. Nerede bugün yüzde 50’nin üzerinde oy alan siyasi parti? Nerede o partiler? Yani bir seçimde birisi şu kadar oy aldı, toplum, millet, ülke, rejim, bütün bunların ötesinde alırsın ve geçersin ama aldıktan sonra tahrip etmezsin, geçtikten sonra da hakkına, hukukuna saygı talep edersin. Böyle bir süreç yaşanıyor. Bir yandaki güç dengesine bakarak, o güç dengesinin keyfî takdirleri doğrultusunda Türkiye’nin temellerini istediği gibi şekillendirme hakkı hiçbir iktidara verilemez değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Yani demokrasilerde bir Maliye Bakanının kendisi için dört defa af çıkarması var mı? (Alkışlar) Yani oy bende diyerek bunu yapabilirsiniz ama bunu yaptığınız zaman siz, demokrasinin gereğini mi yerine getirmişsiniz demektir? Buna saygı mı göstermek gerekir? Bunu içimize sindirmek mi gerekir? Sizin hakkınızda bunca dava olacak, siz, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanacaksınız, hesabınızı vermeyeceksiniz, sonra da bizde bu demokrasinin icabı diyeceksiniz.
Değerli arkadaşlarım, demokraside toplumun en saygıdeğer insanlarını, nereden kaynaklandığı bilinmeyen bir kararla bir gece ansızın sabaha karşı tutuklayıp aylarca gözaltında tutup ondan sonra buna tepki gösteren birilerinin intihar etmesi sonucunda korkuyla, kaygıyla “yok bir şey” deyip yargı sürecini tamamlamak demokrasi anlayışının içinde var mı? Van’da yaşanan o olay, demokrasi anlayışında var mı? (Alkışlar) Türkiye’nin saygıdeğer bir rektörünü havaalanında tutuklayıp cezaevine koyup sonra hiçbir şeyin yok demek demokraside var mı? 80 yaşındaki İlhan Selçuk’u sabaha karşı 4’de evinden alıp götürüp arkasından bir şey yokmuş deyip bırakmak demokraside var mı? Bir yılı aşkın tutukluların karşısında bir iddianameyi ortaya koymadan onun siyasi istismarını yapmaya devam etmek demokrasi de var mı değerli arkadaşlarım? (Alkışlar) Demokrasilerde ihale şantajıyla medya satın almak var mı? (Alkışlar) Devletin parasıyla televizyon almak, gazete almak var mı? Demokrasilerde liselerde cihat ilan eden kasetleri resmî derslerde öğrencilere göstermek var mı? (Alkışlar) Demokrasilerde eşlerini, kocalarını “Madem biz milletvekili olduk, onlar da şuraya gelsin” diye iş başına getirmek var mı değerli arkadaşlarım. (Alkışlar)
Yani bizim anlayışımızda bu demokrasinin gereği değil. Demokrasi, hukuka saygı, insan haklarına saygı… Ben hoşlanmıyorum, ona haddini bildireceğim, ya, bakın, yok mu bir şey ya, bir iddianame hazırlayıverin demek demokraside var mı? Başbakanların savcılık görevine soyunduğu bir rejim demokrasi olarak kabul edilebilir mi? (Alkışlar) Bunlar yaşanıyor, böyle bir tablonun içinden geçiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu demokrasi kavramımızı netleştirelim. Bunlar demokrat olacak, Türkiye’de demokrasi mücadelesini, Türkiye’nin siyasi yaşamının her aşamasında inançla vermiş olan insanlar demokrasi bakımından kuşkulu sayılacak, böyle bir şey olabilir mi? Bunların hiçbir ciddiyeti yoktur.
Değerli arkadaşlarım, biz, demokrasi konusundaki inancımızın teyidine ihtiyaç hissetmiyoruz. Biz, Türkiye’deki, Avrupa’daki herhangi bir merciinin Cumhuriyet Halk Partisinin demokratlığı konusunda vize verme hakkını kabul etmiyoruz. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, bir yargı reformu, güya, hazırlanmış, Yargıtay’ın haberi yok, Danıştay’ın haberi yok, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun haberi yok, üniversitelerin haberi yok, baroların haberi yok, yargı derneklerinin, kuruluşlarının haberi yok hazırlanmış. Burada AB temsilcisine temsil edildi, iftiharla, sevinçle, bir büyük başarı sergilemiş, ne kadar güzel, işte bakın reform yapıyoruz anlayışı içinde verilmiş, onlar da takdirle karşılamışlar. Ne var o yargı reformunun içinde? Yargı reformu diye getirilen ne?
Değerli arkadaşlarım, işin temeli şu: Türkiye’de yargının temel sorunu, yargının bağımsızlığı konusudur. Yargının bağımsızlığı konusu Türkiye’de en temel konudur. Yargı bağımsızlığı hangi tehlikeye karşı teminattır? Hangi tehdide karşı yargı bağımsızlığı, nereden gelecek tehdide karşı? İktidardan. İktidardan gelecek, siyasetten gelecek tehdide karşı yargının bağımsız olması, siyasi talimatla hüküm verme mecburiyetinden yargının çıkarılması Türkiye’nin temel konusu olmaya devam ediyor. Şimdi bu yargı reformu ne getiriyor, biliyor musunuz? Kör topal, Türkiye bir ölçüde bu doğrultuda adımlar attı. Eskiden Adalet Bakanları tayin ederdi, onlar terfi ettirirdi, bunları Türkiye aştı, Cumhuriyet Halk Partisinin mücadelesiyle aştı ve geldiğimiz noktada, artık, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu var, yargının kendi içinden seçtiği temsilcilerden oluşan bir kurul, tayinleri, terfileri o yönlendiriyor. Hatırlarsınız, bir süre önce en büyük kavga, Adalet Bakanı, hâkim olarak mesleğe girecek olanları ben mi seçeceğim, onlar mı seçecek noktasında kavga ettiler. Niye ettiler? Hâkimi kim seçecek. Neye göre seçecek? İnsan haklarına göre mi, Anayasaya göre mi, çağdaş, demokratik evrensel ilkeler göre mi, tarikat talimatlarına göre mi? (Alkışlar) Bu, bir demokrasi tehdidi değil mi? Bu, bir demokrasi tehlikesi değil mi? Buna karşı Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun yetkisini korumak için büyük mücadele verildi. Şimdi, güya, reform geliyor, AB’ye de bunu veriyorlar. Neymiş? Efendim, yargının parlamentodan güç almasına ihtiyaç varmış, o nedenle Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna seçilecek olan üyeler Parlamentodan seçilmeliymiş. Buraya hâkimler gelecekler, kulise girecekler, çoğunluk gruplarıyla temaslar kuracaklar, çoğunluk gruplarına yön veren siyasi liderler tercih kullanacaklar, karar alacaklar, şunları seçim diyecekler, onlar seçilince Türkiye’de yargıya meşruiyet gelecekmiş!
Değerli arkadaşlarım, olayın özü bu. Şimdi, bunu bize, bir yargı reformu, demokratik bir yargı reformu diye anlatacaklar, sunacaklar, biz de onun gereğini yapacağız.
Değerli arkadaşlarım, demokrasi anlayışını herkesin bir sorgulaması lazım. Türkiye gibi bir ülkede demokrasi nasıl kurumsallaştırılır, nasıl kökleştirilir, ne gibi tehlikeler vardır, güçler arasındaki ayrım nasıl dengelenmelidir bu sorular ciddi sorulardır, buna göre çözümler bulmak lazımdır.
Aynı şekilde bu laiklik konusuna da değinmek istiyorum kısaca. Son günlerde böyle demokrasi ve laiklik arasında bir çelişki, bir çatışma algılaması var ve Türkiye’ye bakanlar, bu çelişkiyi ya laiklikten tümüyle vazgeçerek demokrasi diye tarif ettikleri dinamiklere ülkeyi teslim ederek çıkmak istiyorlar veyahut da laikliğe sıfatlar takarak, ılımlı İslam var ya… İslam ya vardır ya yoktur, kimsenin İslam’a kılıf giydirmeye hakkı yoktur kendi siyasi meşrebine göre. (Alkışlar) Laiklik de ya vardır ya yoktur. Laikliğe de yine herkesin kendine göre yön vermeye hakkı yoktur. Demokratik laiklik, yani bunun altında şu yatıyor: Laiklik aslında demokratik değildir, demokratik laiklik yapalım bunu. Bu laiklikten vazgeçme arayışının yansımasıdır, laiklikten kurtulma özleminin yansımasıdır bu.
Değerli arkadaşlarım, demokratik laiklik olmalıymış ve ayrımları yaparken de ona göre nitelemeler kullanıyorlar çok garip bir şekilde. Şimdi şunun çok iyi bilinmesi lazım: Laiklik kendine özgü bir temel kavram. “Zorla laiklik olmaz” diyor bir değerli AB yöneticisi. Doğru, zorla olmaması lazım ama ben ona sormak istiyorum: Sizin ülkenizdeki laiklik referandumla mı geldi? (Alkışlar) Yani Orta Çağ’dan Avrupa laikliğe referandum yoluyla mı geçti? Yüz yıl savaşları neyin ifadesi? Vatikan’a karşı, Roma’ya karşı, onu himaye eden ülkelere, Fransa’ya karşı, İspanya’ya karşı, İngiltere’nin, diğerlerinin verdiği mücadelelerin altında yatan anlayış ne? Yüz Yıl Savaşları ne? Yüz Yıl Savaşları demokratik bir süreç mi? Otuz Yıl Savaşları demokratik bir süreç mi? Senbartelmi katliamı, on binlerce insanın, “sen Protestansın, sen Katoliksin” diye birbirin boğazını kestiği o katliamlar referandum yolunun, demokrasi yolunun bir uygulaması mıydı? (Alkışlar) Yani demokrasi kendiliğinden açan bir çiçek olsa çok güzel. Biz, laikliğe ülkeyi yönetenlerin dünya deneyimini değerlendirerek, Türkiye için iyinin, doğrunun ne olduğunu görerek aldıkları kararlar sonucunda toplumu buna ikna etmeye çalışmalarıyla, toplumdan destek almaya çalışmalarıyla geldik. Birisi parmağını uzattı doğuda isyan çıkardı bu uygulamalara girildiği zaman “din elden gidiyor” diye. Yani onlara rağmen bunu getirdik, o mücadelelerle getirdik. Kolay olmadı bu iş. Şimdi, canım demokrasiyle laikliği tehdit etmek meşrudur mu diyorsun? Genel oyla laikliği ortadan kaldırmak meşrudur mu diyorsun? İşin özü bu. Yani halktan oy aldım ben, laikliği kaldırırım demeyi hak mı biliyorsun? O söylediğin lafların arkasında yatan gizli kavram bu mu? Oraya geçersek, laikliği kaldırırsak bunun demokrasinin kalkması sonucunu, özgürlüğün, özgür düşüncenin, özgür insanın kalkması sonucunu, tabuların egemen olması sonucunu doğuracağını nasıl görmüyorsun? Yani dünya belli, bir tane Müslüman ülke var, bir tanesinde laiklik kendiliğinden demokratik laiklik olarak neşunema bulmuş mu? Dünyada demokratik laiklik üretmiş bir İslam toplumu var mı? Hristiyan toplumu olarak sen de üretemedin, birbirinizin boğazını kestiniz. Şimdi, biz bu acılardan kurtararak Türkiye’yi hem demokrasi yolunda hem laiklik yolunda yürütmek istiyoruz ve bunu başardık şimdiye kadar. Birisi çıktı “ben yüzde 47 oy aldım, ben değiştireceğim” dedi, sen de onu himayene alıyorsun ve onu değiştirme mücadelesinde mazur görmeye, örtbas etmeye, aklamaya çalışıyorsun. Biz, bu toplumun içinde yaşıyoruz, tehlikeyi, tehdidi biz senden daha iyi biliyoruz. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, demokrasi ve laiklik ikisi de aynı zamanda, ikisi de beraber hiçbirini öteki için kurban etmeden, hiçbirisinin ötekini tahrip etmesine göz yummadan ama ikisini de koruyarak götüreceğiz. Bakın, bu iktidar yüzde 47 oy aldı. O yüzde 47 oy alanlar ona, sen iktidara gel de laikliği tahrip et diye mi oy verdi? Onun için mi oy verdi ona? Yani o oy, önümüzdeki seçimde ne olacak biliyor musun sen? Demokraside bütün bunlar böyle yaşanır, gelir geçer ama o geçişlerin bir tahribat yaratmaması lazım toplum için, onun için de belli özene, dikkate ihtiyaç var. Almış geldi, ne oldu? Yüzde 50 alanlar geldi geçti Türkiye’de. Bu yüzde 47 oy aldı, tahrip edecek. Hayır, etmeyeceksin. Demokrasinin icabı. Hayır, demokrasinin icabı değil onu tahrip etmek, hayır. (Alkışlar) Halk, sana, onu yap diye izin vermedi. Bak, oyu aldın, 5 milyon yeşil kartı seçimden hemen sonra iptal ediverdin, bu demokrasi mi? Böyle aldığın oyla laikliği tahrip etmek hakkın mı oluştu senin?
Değerli arkadaşlarım, bunlar yanlış işler. Herkes Türkiye’ye saygı göstersin. Türkiye büyük bir sürecin, tarihi bir sürecin içinden geçiyor. İnsanlığın çok önemli bir modernleşme projesini Türkiye yaşama geçirmeye çalışıyor. Bu mücadelemize destek verecek, katkı yapacak herkese saygı duyarız, herkesin desteğini, katkısını memnuniyetle karşılarız ama Türkiye’nin bu mücadelesinin tarihi, hâlini, temellerini herkesin çok iyi takdir etmesi lazım. Türkiye’yi onun bunun kumandasıyla yönlendirilebilecek bir kavim gibi kimse görmesin. Burada herkes ne yaptığını biliyor. Burada demokrasi bir büyük mücadele konusu olarak bugünlere geldi, laiklik mücadelemiz belli bir noktada bulunuyor. Buna yönelik şu anda bir tehlike, tehdit var diye hiçbir şeyi gözden çıkarmamız söz konusu olamaz. Bu tehdidi ortaya koyanlar, millet tarafından etkisiz kılınırlar, bertaraf edilirler ve Türkiye yoluna devam eder. En tehlikeli olan nedir, biliyor musunuz? Türkiye’ye bakarken AKP penceresinden bakmak. Yabancıların genellikle içine düştüğü temel yanılgı budur. Türkiye deyince AKP’yi algılıyorlar. Bu algılamaya da o yüzde 47 oy en büyük desteği veriyor. Bilmiyorlar ki onlar gelip geçici, onlar bugün var yarın yok. Daha önce çok daha büyük oylar alındı, gelindi geçildi. Siz, böyle anlık tablolara bakarak yapısal tercihler yapmayın. Türkiye’yi o tarihi süreç içinde algılayın. Nereden geliyor nereye gidiyor bunu görün. Türkiye’yi bunlar AKP penceresinden görüyorlar. Türkiye’nin bu tarihi derinliğini, zenginliğini, dengelerini gözden kaçırıyorlar ve AKP ile yatıyorlar AKP ile kalkıyorlar. Daha sonra AKP’nin başı derde girince, AKP artık bu işleri sürdüremez hâle gelince, tıkanınca bu defa bunlar da şaşırmaya başlıyorlar, eyvah ne yapacağız biz şimdi. AB’ye Türkiye adına AKP’ye yatırım yapmış olanlar, AKP’nin çıkmaza girmesi karşısında ne yapacaklarını bilemez hâle geliyorlar. Siz sükûnetle durun, Türkiye’nin AB projesi büyük projedir. Biz, bu projelerin nerelerden buralara geldiğini çok iyi biliyoruz. AKP bugün vardır yarın yoktur ama Türkiye vardır. Türkiye adına söz söyleyecekler vardır ve Türkiye’nin sözünü söyleyecek olanlar da, hiç kimse kuşku duymasın, o sözlerini demokrasi için söyleyeceklerdir, o sözlerini laiklik için söyleyeceklerdir, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile eşit, onurlu, saygıdeğer bir birliği için söyleyeceklerdir, bundan kimse kuşku duymasın. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, umarım bu tartışmalar yararlı olmuştur. Yapılan yanlışlıklar görülmüştür yani sadece üslup yanlışlarını söylemek istemiyorum, onlar kişilerin kendi anlayışlarıyla ilgili ama Türkiye’ye yönelik teşhislerde kimse hata etmemelidir. Yani laikliği böyle oy çokluğuyla iktidara gelmiş olanların istedikleri anda atabilecekleri bir unsur gibi kimse algılamamalıdır. Laikliğin Türkiye’de demokrasi bakımından, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile kalıcı ilişkileri geliştirmesi bakımından ne kadar önem taşıdığını çok iyi anlamalıdırlar. Laikliğin hangi güç koşullarda bu noktaya getirildiğini ve bunun nasıl değerli olduğunu görmelidirler. Türkiye’de demokrasi deneyiminin sanki nihai temsilcisi AKP, yüzde 47 oy aldı ya, demokrasi konusundaki bütün gerekler yerine getirilmiş zannetme hatasına kimse sürüklenmemelidir. Demokrasi zafiyetini görebilmelidir AKP’nin, Türkiye’nin AKP dışındaki demokrasi potansiyelini, demokrasi birikimini AB ve bütün dünya çok iyi değerlendirebilmelidir. Şundan hiç kimse kuşku duymasın: Türkiye demokrasiyi de yaşatacak, laikliği de yaşatacak, Avrupa Birliği ile çağdaş, onurlu ilişkiler kurmayı da elbette sürdürecek.
Hepinize teşekkür ederim, sevgiler, saygılar sunarım
Gönderildi Cumartesi, Mayıs 17th, 2008 at 14:31 and is filed under Genel Başkanlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.