Seçim sonuçları | Seçim anketi | Genel seçim | Milletvekili seçimleri

AK PARTi GRUP TOPLANTISI

Saygıdeğer konuklar,
Değerli arkadaşlarım,
Kıymetli misafirler,
Hanımefendiler, beyefendiler…
2010 yılının bu ilk grup toplantısında sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum.
Bugün bir kez daha, sizlerin ve sizlerin aracılığıyla aziz milletimizin yeni yılını tebrik ediyor; 2010 yılının ülkemize, milletimize, tüm insanlığa barış, kardeşlik, hayırlar getirmesini Allah’tan temenni ediyorum.
2009 yılı gerçekten dünyamız için zorlu bir yıl, çetin bir yıl oldu.
2008 yılında başlayan küresel finans krizi, 2009 yılında etkisini ağırlaştırarak hissettirdi ve birçok ülkede telafisi uzun süre alacak tahribata neden oldu.

Sözlerimin hemen başında şunu söylemek istiyorum: Küresel ölçekte yaşanan, hem de çok ağır yaşanan krize rağmen, 2009 yılı Türkiye için o ölçekte zorlu, o ölçekte çetin bir yıl olmamıştır.
Kriz etkisini tüm dünyada ağırlaştırırken, ben, “kriz bizi teğet geçecek” dedim.
Günlerce, haftalarca, aylarca benim bu sözüm hafife alındı ve bu ifadelerim üzerinden çok sayıda olumsuz yorumlar yapıldı.
Ben o gün bunu söylerken, “kriz teğet geçecek” derken, bir temenniyi dile getirmedim, içimden geçeni söylemedim, beklentilerimi ifade etmedim.
Tam tersine, Türkiye ekonomisinin sahip olduğu gücün, direncin, büyüklüğün farkında olarak bu tespiti yaptım.
Benim bu tespitimi şu anda OECD gibi, IMF gibi, Dünya Bankası gibi bir çok uluslar arası kuruluş da paylaşıyor ve 2010′dan itibaren Türkiye’nin en hızlı büyüyen ülkeler arasında yer alacağını teyit ediyorlar.

Değerli arkadaşlarım,
Şu anda tüm dünyada küresel finans krizinin gerileme eğilimine girdiğini, umutların arttığını, iyimser beklentilerin çoğaldığını hep birlikte görüyoruz.
Başta ABD ve Avrupa olmak üzere krizin ortaya çıktığı ülke ve bölgelerden olumlu sinyaller almaya başladık.
Bizim de umudumuz, krizin bir an önce aşılması, tahribatın bir an önce telafi edilmesi ve küresel büyümenin pozitife dönüşmesi yönündedir.
Türkiye, G-20 zirvelerinde olsun, Dünya Bankası – IMF toplantılarında olsun, diğer platformlarda olsun, artık ekonomik tezlerini çok güçlü bir şekilde ifade eden, uyarıları dikkate alınan, performansı çok yakından izlenen bir ülke konumuna yükselmiştir.
Bunu, bu yeni durumu, sizlerin, aziz milletimizin, ekonominin tüm aktörlerinin bilmesini ve bu özgüven içinde olmasını hassaten rica ediyorum.
Dikkat ediniz, krizin başladığı günden itibaren sadece ABD’de 158 banka battı.
Bizde ise tek bir banka bile batmadı. Neden? Çünkü 7 yıldır çok sağlam, dirençli ve denetim altında bir bankacılık sistemi, bir finans sistemi inşa etmek için mücadele verdik. İşte bunun neticesi olarak tek bir bankamız bile batmadı ve ciddi bir zorlukta yaşamadı.
Bankacılık Sektörü Sermaye Yeterlilik Oranı Rusya’da yüzde 18,5; ABD’de yüzde 13,5; Japonya’da yüzde 13,4; Almanya’da yüzde 13 iken, bizde bu oran yüzde 20,4.
2001 krizinde bu ülkede tam 21 banka fona devredildi. Kimlerin iktidarı döneminde olduğunu biliyorsunuz. Bu bankaların yol açtığı zarar, benim milletimin cebinden çıktı. Bunu o bankaların patronları, şurası burası değil, benim milletim ödedi.
2008′den bu yana ise çok daha büyük ve küresel ölçekli bir kriz yaşanıyor ve Türkiye’de tek bir banka yine hala batmadı, sıkıntı, zorluk yaşamadı. Niye? Ciddi manada bir denetim mekanizması var. Takip mekanizması var. Disiplin var.
İşsizlikte aynı şekilde… ABD, Japonya, Avrupa ülkeleri işsizlik noktasında tarihi seviyede yüksek oranlara ulaşırken, Türkiye’de aldığımız önlemler neticesinde işsizlik en son yüzde 13,4 seviyesinde kaldı. Yedi yıl önce biz göreve geldiğimizde bu 10,7 idi. Şu andaki tablo bu.
Bugün, Türkiye’de kötümserler hala karanlık bir tablo çizmekte, krizi istismar etmekte ısrar ederken, biraz önce de ifade ettim, dünya otoriteleri Türkiye’nin krizden en hızlı çıkan ülke olduğunu teyit ediyorlar zaten. Az önce de söyledim. 21 banka batarken iktidarda kim vardı? MHP vardı, DSP vardı, ANAP vardı. Çok başarılıydınız da, beş yıl iktidarda kalmanız gerekirken 3,5 yılın sonunda hükümeti bırakıp niçin kaçıp gittiniz diye adama sormazlar mı? Çünkü sizin işiniz değil bu. Yapamazsınız. Ama bizler kararlı bir şekilde ilk dönemi tamamladık şimdi de yine ikinci dönemi aynı kararlılıkla sürdürüyoruz.
Şimdi bunların derdi ne? Acaba bize bırakılsa da yeniden gelip o alıştığımız bazı malum yaptıkları işler var bunları yapsak. Yok, benim milletim artık bir defa ağzı yandı sütten şimdi yoğurdu üfleyerek yiyor.
2010 yılında IMF ve OECD’nin Türkiye için büyüme tahmini yüzde 3,7. Diğer finans kuruluşları yüzde 3,8 ile yüzde 5,5 oranında bizim için büyüme tahmininde bulunuyorlar.
Bizim ise kendi tahminimiz, Orta Vadeli Program’da yer alan tahminimiz çok mütevazı: yüzde 3,5.
OECD tahminlerine göre Türkiye 2010 yılında 30 ülke arasında Güney Kore’den sonra en fazla büyüme kaydedecek ülkedir. Tespit bu. 2011′de ise 30 ülke arasında en fazla büyümeyi Türkiye’nin kaydedeceği ifade ediliyor. Bunu biz söylemiyoruz.
Şuraya da dikkatinizi çekiyorum: Eylül 2008′den bu yana Dünya genelinde değerli arkadaşım burası çok önemli 87 adet kredi notu düşüşü gerçekleşirken, sadece 17 adet kredi notu artışı yapıldı ve Türkiye, kredi notu artırılan 17 ülke arasında yer almıştır. Bütün bu olan sıkıntılara rağmen.
Bakınız; 2009 yılının ekonomik verileri yavaş yavaş şekillenmeye başladı…
Dün, enflasyon ve ihracat verileri açıklandı…
2008 yılında Türkiye’de enflasyon 10,6 olarak gerçekleşmişti. Bizim iktidarımızda. 2009′da enflasyonu yüzde 6,5′e kadar çektik.
Dünyadaki genel düşüşle birlikte ihracatımız da 2009′da geriledi. Ancak, bu gerilemeye rağmen, bunu daha önce de ifade etmiştim ihracatı hamdolsun yaklaşık 102 milyar dolara ulaştırdık. Ve 2009 yılı boyunca Türkiye bunu tüm ihracatçılarıyla beraber el ele vermek suretiyle Dış Ticaretten sorumlu Bakan arkadaşlarımla birlikte hakikaten yoğun bir gayretle 100 milyar doların üzerine çıkardık.
Yine, bu arada 2008 sonunda Varlık Barışı uygulamasını başlatmış ve uygulamayı 31 Aralık 2009 tarihine kadar uzatmıştık.
Buradan aldığımız sonuçlar da son derece dikkat çekici:
Süre kapsamında tam 64 bin beyanname verildi.
26 milyar 950 milyon TL’si bunun yurtdışından, 20 milyar 353 milyon TL’si de yurtiçinden olmak üzere, dikkatinizi çekiyorum, toplam 47 milyar 302 milyon TL beyan edildi. Yani 47 katrilyon, eski rakamla.
Bu beyanlar üzerinden tahakkuk eden vergi miktarı ne biliyor musunuz? O da, yaklaşık veriyorum 1,5 milyar. Yani 1,5 katrilyon.
Yapamazsınız, dediler, başaramazsınız dediler, sonuç alamazsınız dediler… İşte sonuç ortada… belki daha da fazla olabilirdi. Bunu da söyleyeyim. Ama bu kadarıyla bu yılın sonuna ulaştık.
Türkiye, çok güçlü bir şekilde, güven veren istikrarlı bir ülke olarak bu neticeyi yakalıyor. Eğer bu güven olmasaydı bu neticeyi alamazdık.
Küresel krizin Türkiye üzerindeki etkisi değerli arkadaşlarım sınırlı olmuştur. Bu sınırlı etkiyi de inşallah geride bırakacak ve büyümeye, gelişmeye, ilerlemeye her alanda, her boyutuyla devam edeceğiz.
7 yıl boyunca, her yılbaşında koyduğumuz hedeflerin hemen hemen tamamını yakaladık, birçok alanda hedeflerimizin üzerine çıktık.
Lütfen şunu unutmayalım: 7 yıl boyunca, bu küresel kriz öncesinde de ulusal ya da uluslar arası krizlere şahit olduk. Bakınız yanı başımızda Irak’ın işgali, terör saldırıları, seçimler, kapatma davası, cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi ekonomiyi derinden etkileyebilecek badireler, gelişmeler yaşadık.
Ama Türkiye, güçlü ekonomik yapısıyla, güçlü iktidarıyla, kriz yönetimindeki başarısıyla tüm bu belirsizlik noktalarını aştı ve hedeflerine bugünlere ulaştı.
Şimdi bakıyorsunuz, 2010 yılının ilk günlerinde, karamsarlık yüklü, kötümserlik yüklü yorumlar, açıklamalar, analizler yapılıyor… Burada aklıselim sahibi olanlar yok mu? Var. Onlarda gayet olumlu bir şekilde, gayet güzel açıklamalar yapıyorlar.
Değerli arkadaşlarım,
Lütfen dikkat ediniz, 7 yıl boyunca her yılbaşında, bunu yaptılar. Her seferinde yanıldılar ama bu karamsarlıktan vazgeçmediler. Her seferinde yanıldılar. Bak şimdi yeni bir şey daha gündeme getirmeye başladılar. Ne diyorlar? Seçim… İnanın, yani bir aklıselim sahibi insan bu ifadeyi kullanmaz. Bu ülkeyi seven bir insan bu ifadeyi kullanmaz. Her şey gayet başarılı bir şekilde yürürken kalkıp ta böyle bir ifadeyi ortaya atmak Türkiye sevdası değil. Ancak Türkiye’ye karşı ben nasıl bir tuzak kurarım, budur. Ama işin başında 5 yıllık iktidar kendisine verildiği halde 3,5 yılda kaçıp giden bir iktidar yok. Milletinin verdiği vekâleti sonuna kadar kullanacak olan bir iktidar var.
Bakın 8′inci yıla girdik, onlar aynı alışkanlıklarını devam ettiriyorlar. Varsın devam ettirsinler. Biz kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz. Ama onlar şunu bilmiyorlar; bir yatırımcı ülkesinde yatırım yaparken önce istikrara bakar. Küresel sermaye bir ülkeye giderken önce o ülkedeki istikrara bakar, güvene bakar. İstikrar varsa, güven varsa o ülkede gelir yatırım yapar. Eğer yoksa, yatırımı yapmaz. Siz eğer bu ülkede muhalefet olarak yapacağınızı değil de yaralamak için, olumsuzluk için veya olumsuzluk adına ne konuşulması gerekiyorsa bunu konuşursanız bu millet size oy vermez. Sizi iktidar yapmaz. Bunu böyle biliniz.
Benim milletim soruyor. Peki, arkadaş sen ne yapacaksın? Sen ne yapacağını söylemiyorsun ki. Biraz sonra değineceğim bazı konular var. Onlar da zaten bunların gayretlerinin hangi istikamette olduğunu gösteriyor.
2010 zor geçecek diyorlar, felaket senaryoları çiziyorlar, daha yılın ilk gününden itibaren “öldük, bittik, tükendik” edebiyatı yapıyorlar…
Bunlar, ya ciddi bir özgüven eksikliği içindeler, ya da gönüllerinden geçeni söylüyorlar…
Değerli arkadaşlarım,
Bakın, açık söylüyorum, inanarak söylüyorum, bilerek söylüyorum: 2010 Türkiye için 2009′dan çok daha parlak bir yıl olacaktır. 2010 Türkiye için başarılarla dolu bir yıl olacak. 2010 Türkiye’nin gücünün de itibarının da içeride ve dışarıda artmaya devam ettiği bir yıl olacaktır.
2010 ve sonrasında da tüm hedeflerimizi tutturacağımıza, hedeflerimizi aşacağımıza ben yürekten inanıyorum. Hata payı olabilir. Bunu da özellikle ifade etmem lazım. Bu inançla biz yine gece gündüz çalışacak, heyecanla, coşkuyla, aşkla, sevdayla yolumuzda kararlılıkla aynı şekilde yürümeye devam edeceğiz.
Bakınız bütün bu geçen süre içinde 7 yılı geride bıraktık 8′inci yılın içindeyiz. Hiçbir zaman milletinin cebindeki paraya göz diken bir iktidar olmadık. Ama şöyle bizden önceki iktidarlara bir bakın. Gözleri her zaman vatandaşının cebindeki parada oldu. İşçisinin, memurunun, köylüsünün, bağ-kurlusunun cebindeki parada oldu. Sürekli bunlar para basmadılar mı? Darphane bunlar sıkıştığı zaman, para basmıyor muydu? Niçin bunlar altı tane sıfırı getirip de birin yanına koydular? Bunun sebebi neydi? Açık kapama değil miydi? Peki, bu sıfırlar konurken benim işçimin, benim memurumun, benim vatandaşımın benim köylümün cebindeki para erimiyor muydu? Aynen güneş karşısındaki kartopu gibi eriyordu. Şimdi utanmadan, sıkılmadan çıkıp bizi vatandaşının memurunun işçisinin cebindeki paraya göz dikmekle itham ediyorlar. Hayır, rakamlar ortada. Yine vereceğiz. Biz hiçbir zaman enflasyon denen canavara vatandaşımızı mahkûm etmedik. Hiçbir zaman vatandaşımızın cebindeki parayı enflasyon oranının altına asla düşürmedik. Tam aksine hep enflasyonun üstünde ve değeri artan bir parayı biz vatandaşımıza kazandırdık.
Değerli arkadaşlarım…
Bakınız, şurası da son derece önemli… Gerek 2001 krizi, gerek ondan önceki krizlerin büyük çoğunluğu, Türkiye’nin kendi iç meselelerinden doğmuş krizlerdir. Dünya krizi ile alakası yok.
Yine tüm bu krizler, ithal politikalarla, harici yöntemlerle, uluslar arası kuruluşların destekleriyle aşılabildi.
Ama bugün Türkiye, Yüzyılın bu en büyük küresel krizini kendi imkânlarıyla, kendi yöntemleriyle, tamamen milli, tamamen yerli politikalarla çözüyor ve aşıyor.
Her krizin bedelini milletimize yüklediler.
Ekonomiyi kötü yönettiler, bedelini çalışanlara ödettiler.
Siyaseti kötü yönettiler, bedelini yoksullara ödettiler.
Öngörüsüzlüğün, tedbirsizliğin, beceriksizliğin bedelini esnafa, çiftçiye, işçiye, memura, emekliye, sanayiciye, yatırımcıya ödettiler.

Değerli kardeşlerim,
Bir taraftan bakıyorsunuz güya maaşlara zam yapıyorlardı ama öbür taraftan bakıyorsunuz enflasyonla, vergi artışıyla, yüksek faiz oranlarıyla bunu çok daha fazlasıyla geri alıyorlardı. Bunları yaşadık mı bu ülkede? Yaşadık. Küresel bir kriz var diyerek faturayı bizler çalışanlara yüklemedik. Ücretlilere kesmedik. Yükü sosyal kesimlerin sırtına yüklemedik. Tam aksine, acaba ne gibi destekler verebiliriz ki bu süreci en az zayiatla atlatalım dedik. 7 yıl boyunca işçinin, memurun, emeklinin ücretini enflasyona yine söylüyorum ezdirmedik. Enflasyon yoluyla, vergi yoluyla, yüksek faiz yoluyla alın terini gasp edenlerden olmadık.
Şu anda ekranları başında bizi izleyenlere sesleniyorum: Bakınız, göreve geldiğimizden bu yana tekrar etmekte fayda görüyorum, işte devletin borçlanma faizi yüzde 63 idi. Değerli arkadaşlarım, tek haneli rakama indik. Ta 7′ye kadar düştük. En son 9, buralara kadar indik. Bu aradaki fark çok açık net ortada. Gördüğünüz gibi yüzde 54 gibi bir fark var ve biz bu farkı halkımıza ödetmedik. Tam aksine bu halkımın cebinde kaldı, vatandaşımın cebinde kaldı. Enflasyon, göreve geldik yüzde 30′du, şimdi altı buçuk. Aradaki fark benim vatandaşımın cebinde kaldı. Yani sadece maaşlardaki artışlar değil, maaşlardaki artışın yanına enflasyon farkını da koyacaksın. Eğer biz olmasaydık tam aksine enflasyona gidecekti bunların çoğu. Böyle bir durum var. Aynı şekilde değerli kardeşlerim bakıyorsunuz, benim esnafım, gidiyordu Halk Bankası’ndan kredi alıyordu. Halk Bankası’ndan kredi alırken ödediği faiz neydi? Yüzde 46. Değerli Arkadaşlar şimdi nerede? Bakın o da tek haneli rakamlara düştü. Ziraat Bankası vatandaşıma kredi veriyordu. Kime? İşçiye, çiftçiye. Çiftçiye verdiği kredi de faiz oranı neydi? Yüzde 59. Değerli arkadaşlar şimdi nerdeyiz? Bakın yine tek haneli rakamlarla 7-13 arasında değişiyor. Burada. Bu uygulamayı biz getirdik, bizim iktidarımız getirdi. Şimdi hangi yüzle kalkıp da çiftçiyi aldatıyorsun? İşçiyi aldatıyorsun? Memuru aldatıyorsun? Esnafı aldatıyorsun? Tablo ortada ve verilen kredi miktarlarına baktığınız zaman mukayese edilir gibi değil. Verilen kişilere bakınca mukayese edilir gibi değil. Bire beş bire on katladı. Buralara vardık. Bütün bunlar bizim memurumuza, işçimize, çiftçimize, köylümüze olan yaklaşımımızın ispatıdır. Bunlar açık gerçeklerdir ve bizler bu bankalarımız da batırmadık. İflas ettirmedik. Koskoca Ziraat Bankası çöküme gidiyordu. Halk Bankası batmaya gidiyordu. Vakıf Bank aynı şekilde. Bu durumdaydı. Ama şimdi bu bankalarımız hepsi finans sektöründe rekabetin içindeler. Hem hizmet veriyorlar hem de güçlü olarak durumlarını gerek içerde gerek dış dünyada koruyorlar.
Değerli arkadaşlarım bakınız, emekli vatandaşlarımızın gözünün kulağının burada olduğunu biliyorum… Ancak o hususa geçmeden önce birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum…
7 yıllık iktidarımız boyunca çalışanların hem ücretleri, hem de demokratik hakları noktasında azami hassasiyet içinde olduk ve bu hassasiyetin gereğini de yerine getirdik, getirmeye devam ediyoruz.
Hükümeti devraldık, daha ilk günlerde “Sayın Başbakan bunu daha önce söylemiştin, yine niye söylüyorsun? Hafıza-i beşer nisyan ile malul. Söylemek zorundayım. Çünkü birileri unutturmak istiyor. Biz de söylemek durumundayız. Derdik ki gündemimize Zorunlu Tasarruf Hesabında biriken ana para ve nemalarını gördük. Değerli arkadaşlar bu çok önemliydi. Ben şimdi buradan tüm memur kardeşlerime sesleniyorum. Tüm işçi kardeşlerime sesleniyorum.
İşçiden, memurdan, işverenden yıllarca kesinti yapılmıştı ve bu rakam 13.5 katrilyondu. Ama ortada ne ana para vardı, ne de nema vardı.
Nice hükümetler gelmiş geçmiş,hepsi, şu anda muhalefete bulunanlar da bunun içindeydi. Hepsi bu süreçlerden geçtiler. Hepsi de bu meseleyi hasır altı etti.
Biz ne dedik? Hayır, olamaz. Devlet işçisine, memuruna borçlu kalamaz, bu yükün altında devlet ezilemez dedik.
Uzun istişareler sonucunda bir ödeme planı hazırladık ve çalışanların bu hakkını kuruşu kuruşuna hak sahiplerine biz ödedik. Biz.
Değerli kardeşlerim, bunlar benim TEKEL işçimi seviyordu da niye ödemediler. Niye ödemediler. Diğer işçilerimi seviyorlardı da niye ödemediler. Benim memur kardeşimi seviyordu da niye ödemediler? Bakın ben size bin, 10 bin, 100 bin bundan bahsetmiyorum. 13,5 katrilyondan bahsediyorum bugünün parasıyla 13,5 milyar. Bundan bahsediyorum.
Hiç gündemde yok, Konut Edindirme Yardımı kesintilerini biz gündeme getirdik. İnanın doğru düzgün bir kayıt bile yapılmamış. Değerli arkadaşlarım, bunlar vatandaşı böyle soymuşlar. Kayıt mayıt yok. Ulus’ta, Emlak Bankası’nın tozlu arşivlerinde çuvallar açıldı, tek tek her bir evrak incelendi ve hak sahipleri tespit edildi.
Şu an itibariyle yaklaşık rakam veriyorum 5,5 milyon hak sahibine 2,5 milyar TL yani 2,5 katrilyon şu ana kadar ödeme yaptık, diğer hak sahiplerinin de tespit işlemleri yapılıyor, onları da ödeyip bu borçtan kurtulacağız. Hangi iktidar yaptı? CHP iktidarı mı yaptı? MHP iktidarı mı yaptı? ANAP mı yaptı? Hangisi yaptı? Biz yaptık biz. AK PARTi iktidarı. Hesap ortada.
Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası yasasıyla çalışanlarımız açısından devrim niteliğinde bir reformu gerçekleştirdik ve uygulamaya aldık.
Çalışanların demokratik haklarını geliştirmek, standartlarını yükseltmek için önemli adımlar attık, atmaya da devam ediyoruz.
Bakın sadece bir örnek vermek istiyorum: Benim bir işçi kardeşimin bir sorunu var ve Çalışma Bakanlığı’na şikayette bulunacak. Şikayetini Bölge Müdürlüğü’ne yapıyor, Bölge Müdürlüğü dilekçeyi Ankara’ya gönderiyor, İş Teftiş Kurulu toplanıyor, onay veriyor, müfettişe devrediyor… Süreç uzadıkça uzuyor.
İşçinin şikayet dilekçesini verdiği tarih ile sonuç aldığı tarih arasında, dikkat ediniz, süre ne kadar biliyor musunuz? Tam 8 ay. 8 ay geçiyor.
Şu anda biz bu süreyi ne yaptık? 15 güne indirdik.
1 Mayıs, değerli arkadaşlarım bu hükümet döneminde, 2009 yılında resmi tatil ilan edildi. Bu kararı biz verdik.
Asgari Ücret, tarihinde ilk kez bu hükümet döneminde bu kadar fazla artış kaydetti… Ama bakıyorsunuz muhalefet hep bunların üzerine ne yapıyor? Saldırıyor. Niye? Bekara karı boşamak kolay. Yaptıkları iş bu. Nasıl olsa şu anda onlar için bir risk, yönetim, şu, bu yok. Bol keseden atıyorlar. Gördük sizin iktidar dönemlerinizi. Ne verdiğinizi de gördük. Sen para bastın, oradan verdin. Ondan sonra modern hırsızlıkla benim vatandaşımın cebindeki parayı çaldın. Ama biz bunları yapamayız. Bizim paramızın dünya paralarının karşısında bir değeri olacak. Bir yeri olacak. Şimdi Türk lirası dediğin zaman durum farklı.
Bakınız 2002 sonunda net Asgari Ücret neydi? 184 TL idi. 1 Ocak 2010 itibariyle değerli kardeşlerim net Asgari Ücreti ne oldu? 577 TL’ye çıkardık. Yani tam yüzde 214 oranında artırdık.
Bakın, emeği, insanın en kutsal değeri olarak görüyoruz ve bu anlayışımızın da değerli arkadaşlarım arkasındayız… Biz, bu anlayışın arkasını dolduruyoruz.
Şimdi TEKEL işçilerinin yürüttüğü eylemi bir kışkırtma vesilesi olarak görenlere, bu eylemi istismar edenlere, bu eylem üzerinden hükümeti hedef gösterenlere soruyorum: Siz işçi için ne yaptınız, memur için ne yaptınız, ücretliler için, dar gelirliler için ne yaptınız?
İşçiyi, emekçiyi bu kadar severdiniz, emeğe bu kadar saygı duyardınız da, iktidarda olduğunuz dönemlerde şu zorunlu tasarruf niçin ödenmedi? KEY’ler niçin ödenmedi? Asgari Ücreti Sefalet ücretine neden döndürdünüz?
İşçinin demokratik hakları bu kadar umurunuzda mıydı? Peki 1 Mayıs’ı o zaman siz tatil etseydiniz, neden tatil ilan etmediniz?
Yapılan sadece istismardır, yapılan, TEKEL işçileri üzerinden kışkırtmadır. Şimdi bu konuya biraz değinmem lazım. Çünkü burada da spekülasyon var. Olayın bizzat içindeyim. Yaşamışım. Olay tamamen ideolojiktir. Çok açık net söylüyorum. Bir ana muhalefet partisinin genel başkanı kalkıp da yani Türkiye’de şu anda bir numaralı sendika TÜRK-İŞ oranın önünde toplanan 300-500 tane TEKEL işçisi var. Onların arasına gidip sizi ben partimin otobüsüne almak ve ondan sonra da partime götürebilirim der mi? Bu hangi nezaket kuralına sığar. Bunun demokratik mücadele içerisinde yeri var mı? Böyle bir şey olur mu? Partinin damgalı otobüsüyle al, oraya götüreceğim de. Güya bununla oy devşirecek. Böyle bir mantık olmaz. Böyle bir anlayış olmaz. Bu işçiye sizin samimi olduğunuzu göstermez. Yiğit işte gerek işte… İşte gerek. Ne yaptın bugüne kadar ne verdin diye sorarlar. Ben isterdim ki o TEKEL işçileri çıksınlar sen iktidarın döneminde ne verdin bize onu söyle, birisi de bunu desin. Değerli kardeşlerim biz iki yıl önce bağlı oldukları, açık konuşuyorum şimdi TEKGIDA-İŞ sendikasının başkanıyla TÜRK-İŞ’in başkanını görüşme talep ettiler makamıma davet ettim. İlgili Maliye Bakanım da yanımda beraberce bir görüşme yaptık ve bu görüşme sonucunda kendilerine şunu söyledik: Biz özelleştirme kapsamında artık TEKEL’in tamamını özelleştiriyoruz. Özelleştirirken ihbar tazminatınızı, kıdem tazminatınızı kuruşu kuruşuna ödeyeceğiz. Ama bakın biraz sonra konuşmamda o da geçecek. Bir şeyi burada lütfen istismarına fırsat vermeyelim. Dediler ki şu seçimleri atlatalım seçimden sonra tamam biz bu işi çözeceğiz. Peki, bakın dedik isterseniz biz 4/C kapsamına da girmek isteyen olursa 4/C kapsamına alır, orda da çalıştırmaya devam ederiz. Biz, bizden önceki iktidarların 4/C kapsamına almadığı işçileri de, TEKEL değil, diğer özelleştirmelerden doğan işçileri de biz 4/C kapsamına almış bir iktidarız. Onları da dışarıda bırakmadık. Biz buyuz. Ve 4/C kapsamında çalışanlarla ilgili biliyorsunuz yeni bir düzenleme yaptık. Şimdi bunu TEKEL’li işçi kardeşlerime söylüyorum. Bizden ne istediler dediler ki 10 ayı 11 aya peki dedik 10 ayı 11 aya çıkardık. Yani yıllık çalışma süresi yılda 10 ay değil 11 ay olacak. Dedik ki ilkokul mezunlarıyla ilgili maaş düşüktü. Hemen hemen hepsinin de aynıydı. Biz dedik şimdi yeni bir düzenleme yapacağız ve bu çalışmayı arkadaşlarıma yaptırdım. Ve bu çalışma neticesinde ilkokul mezunlarının maaşlarını yüzde 17.4 arttırdık ve 772 liraya çıkardık. 4/C kapsamında. Lise mezunlarının maaşlarına yüzde 15.8 oranında artış yaptık onların maaşlarını da 856 liraya çıkardık. Yüksek öğrenim mezunlarının maaşlarına da 14.3 zam yaptık ve 938 liraya çıkardık. Bakın bizden önceki hükümetlerin yaptığını yapmadık. Özelleştirmeler sonucunda işçiyi sokağa terk etmedik. Yoksulluğa çaresizliğe terk etmedik. Ona sahip çıktık ve imkanlar dahilinde ücretlerini iyileştirmeye de deva ettik. Biz meseleye en başından beri iyi niyetle yaklaştık, samimiyetle yaklaştık. İmkanları azami derece de zorladık. İşçilerimizin durumlarını iyileştirmek için gayret sarfettik. Şimdi TEKEL’li işçi kardeşim ihbar tazminatını alıyorsun, kıdem tazminatını alıyorsun, bir defa bu paralarını değerlendir. Bankada mı değerlendirirsin farklı bir yerde mi değerlendirirsin, değerlendir. Oradan sana bir şeyler gelecek. Bir de 4/C’den alacaksın böylece geçim koşulların senin sosyal güvence noktasında da herhangi bir kaybın söz konusu değil, yine o da aynı şekilde devam edecek. O zaman yapmak istediğin ne? Adama bunu sorarlar. Biz bunların hiçbirini istemiyoruz. Ne istiyorsun? Biz aynı şekilde aynı koşullarla bizi başka yerlerde çalıştırın. Kusura bakmayın. Biz her meslek erbabını olması gereken yerde zaten çalıştırıyoruz, çalıştırmaya da devam edeceğiz ve burada kimse kayd-ı hayat şartıyla devletin kapısını artık kendisi için buraya girdin, kapağı attın bundan sonra korkma, böyle görmemeli. Devlet başarıyla yönetilmeli ve tüyü bitmemiş yetimin hakkı da kimseye yedirtilmemeli. Şimdi bir diğeri farklı bir yerde farklı bir şekilde çalışırken burada farklı beklentiler içerisine girmek yanlıştır. Onun için hiçbir zaman hak ve hukukun zedelenmesine biz göz yummadık. Ama hiçbir zaman da popülizm yapmadık. İşte CHP’nin MHP’nin milletvekilleri de gidip bu kardeşlerimizin aralarına karışıyor, orada bağırıyorlar, çağırıyorlar, hakaret ediyorlar, partimizin kapısına geliyorlar. Yani bu parti teşkilatının yapmış olduğu bir şey değil ki. Yani bu şu anda hükümetin tamamen hakka hukuka bağlı bir şekilde uygulamaya koyduğu bir karardır. Ve bu kararı kesinlikle uygulayacaktır. Yani bizim bu depoları böyle tutup, bu depolarda, boş depo, bu depolarda herhangi bir üretim falan yapılmıyor. Tütün işlemesi falan şu anda birkaç yerde yapılıyor o da Haziran’da bitecek. Bunlar boş depo bu boş depolarda 10 bin kişi istihdam ediliyor, yazık günah değil mi? Tüyü bitmemiş yetimin hakkı ne olacak? Buna rağmen biz size diyoruz ki gel 4/C’ye alalım. Gene açıkta kalmayın.4/C’de sizi istihdam edelim ama topluca da eline kıdem ve ihbar tazminatını para olarak verelim. Buyur. Ve hakkaniyetle bizler olaylara yaklaşmaya çalıştık. Adaletle meselelere eğilmeye çalıştık, bundan sonra da aynı hassasiyeti göstermeye devam edeceğiz ve ben TEKEL işçisi kardeşlerimin bunu iyi görmelerini ve bizim iyi niyetimizi samimiyetimizi görmelerini istiyorum ve istismara alet olmamalarını kendilerinden özellikle rica ediyorum. Bu bir tuzaktır ve gelenler sadece bu tuzağın aktörü olarak geliyorlar. Bunu iyi bilmelerini istiyorum. Satın Baykal bir zamanlar SEKA’ya da gitti biliyorsunuz aynı şekilde. SEKA’da da yanına topladı 30-35 tane milletvekilini gitti, burayı kimse kapayamaz dedi. Sayın Baykal git şu anda SEKA Park’ında iyice dinlen de kendine gel diyorum ben. Ne deyim? Ve o gezdiği SEKA, orası da müze oluyor. Yani bunlar hep popülizmin peşinde koştular. Biz popülizmin peşinde değiliz. Biz gerçeklerin peşinde koşuyoruz. Ülkemizi nasıl sıçratacağız biz bunun gayreti içerisindeyiz.
Değerli konuklar, değerli arkadaşlarım,
Çalışan kesimlere haklarını teslim ettiğimiz kadar, emekli vatandaşlarımıza da haklarını teslim ediyor ve ahde vefamızı gösteriyoruz.
Bakınız, emekli vatandaşlarımızın durumlarını iyileştirme noktasında da, önceki hükümetlerden farklı olarak devrim niteliğinde düzenlemeler yaptık.
1999 yılında çıkartılan Sosyal Güvenlik Yasası’nda, emeklilerimizin maaşları bir önceki ayın TÜFE oranlarına endekslenmişti. Burada emekli arkadaşlarım var, temsilcileri var. Eğer, emekli maaşları kendi haline bırakılsaydı, bugün emeklilerimiz sadece enflasyon oranında bir artışla yetinmek zorunda kalacaklardı.
İktidarımızın ilk aylarında emekli maaşlarına, hatırlayın, seyyanen 75 ve 100TL gibi bir artış yaptık. Abdullah Bey’in Başbakan olduğu dönemdi.
Bununla yetinmedik. Sonraki yıllarda da emeklilerimizin maaşlarını enflasyon üzerinde artırdık.
2002 yılının Aralık ayından, 2009 yılı Aralık ayına kadar: En düşük SSK emeklisinin maaşı reel bazda yüzde 27,6; BAĞ-KUR Emekli Esnaf aylığı yüzde 71,7; BAĞ-KUR Emekli Tarım aylığı yüzde 161,3 ve Memur Emekli aylığı da yüzde 15,8 arttı.
Dikkat ediniz, bunlar reel artışlar, yani enflasyondan arındırılmış, enflasyonun üzerine yapılmış artışlar.
Bizler bununla da yetinmiyoruz, bunun da yeterli olduğuna inanmıyoruz, emeklilerimizin çok daha fazlasını hak ettiğini biliyoruz ve imkanlarımızı zorlayarak onların şartlarını daha da iyileştirmenin mücadelesini veriyoruz.
2010 yılının hemen başında, emekli aylıklarını yeniden belirledik ve ahde vefanın bir göstergesi olarak ücretleri ciddi oranda artırdık.
Bu artış, SSK işçi emeklileri, tarım emeklileri, Bağ-Kur kapsamındaki esnaf ve tarım emeklilerimiz olmak üzere 7 milyon 327 bin 800 emeklimizi kapsıyor.
2010 yılının ilk altı ayı için, buna lütfen dikkat edelim, ilk altı ay için, en düşük emekli aylığını yüzde 20,4; en yüksek emekli aylığını da yüzde 4,5 oranında artırıyoruz.
2010 yılı içinde, Temmuz ayındaki yüzde 3′lük TÜFE artışlarıyla birlikte,
-  En düşük aylık alan emeklimizin maaşı yüzde 24,2;
- En yüksek aylık alan emeklimizin maaşı da yüzde 7,6 oranında artıyor.
Bu iyileştirmeyle, emeklilerimizin aylıklarında, ilk 6 ay için, en az 63 Lira; en çok 101 Lira artış olacak.
Yılın tamamında ise:
- Emekli maaşlarına en az 74 TL;
- En çok 172 TL artış yapıyoruz.
601 TL olan en düşük SSK emeklisi aylığı, bu yeni artışla 683 Lira’ya…
En düşük SSK emekli aylığı, 403 Lira’dan 480 Lira’ya…
En düşük Esnaf Emeklisi aylığı, 476 Lira’dan 555 Lira’ya ve
En düşük Bağ-Kur tarım Emeklisi Aylığı da 306 Lira’dan 380 Liraya çıkıyor.
Bu iyileştirmelerin kamuya yıllık maliyeti, değerli kardeşlerim, 3 milyar 42 milyon TL’dir. Yani 3 Katrilyonu aşmıştır.
Ancak, yapılan bu iyileştirmelerden dolayı kamu harcamalarında meydana gelecek artışın, Orta Vadeli Programda kararlaştırılan mali disiplini bozmasına da izin vermeyeceğiz. Buna göre de tedbirlerimizi aldık. Ve bu adım, Orta Vadeli Programı hedeflerinden de saptırmayacaktır.
Bu maaş artışlarının emeklilerimize, tüm ailelerine hayırlı olmasını diliyorum.
Değerli arkadaşlarım…
Bildiğiniz gibi, kriz sürecinde işsizliğin artışını önlemek amacıyla bazı tedbirleri uygulamaya koymuştuk…
2009 yılında Kısa Çalışma Ödeneğinin süresini 3 aydan 6 aya çıkardık, ödenek miktarını da yüzde 50 artırdık. Bu tedbir, işsizliğin önlenmesi konusunda önemli bir teşvik unsuru oldu. 2009 yılında bu sayede 188 bin insanımızın işsiz kalmasını önledik.
Şimdi Kısa Çalışma Ödeneğini 2010 yılında da ödemeye devam ediyoruz.
İşsizlik ödeneğinden maaş alanların tekrar işe dönmeleri halinde sosyal güvenlik primlerini ödemeye yine devam ediyoruz.
2009 yılı Nisan ayı sonuna kadar işten çıkarılanların sosyal güvenlik primlerini de 6 ay süreyle biz ödemiştik. Bugüne kadar bu ödenekten 32 bin 658 işçimiz yararlandı.
Kadınların ve gençlerin istihdamı halinde sosyal güvenlik primlerini 5 yıl süreyle ödeme uygulamamız devam ediyor.
2009 yılı içinde bu teşvikten yaklaşık 50 bin gencimiz ve hanım kardeşimiz yararlandı.
Yani, krizle mücadele çerçevesinde aldığımız tüm tedbirler karşılık buldu, somut neticeler doğurdu, olumlu sonuçlar verdi.
Esasen, işsizlik oranının, bu kadar büyük boyutlu bir küresel krize rağmen yüzde 13,4 seviyesinde tutulmuş olması da, bizim aldığımız bu tedbirlerimizin, bu teşviklerin bir sonucudur.
Şimdi, işsizlikle mücadele çerçevesinde yeni bir uygulama başlatıyoruz.
Tüm Türkiye’de, Ekim sonu itibarıyla, bildirgede belirttiği mevcut istihdamına ilave olarak yeni bir istihdam sağlayan işverenlerimizin sosyal güvenlik prim paylarını 2010 yılı boyunca biz ödeyeceğiz, biz ödeyeceğiz.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımız bununla ilgili hazırlıklarını yaptı.
Bunu da en kısa zamanda başlatacak ve işsizlikle mücadele noktasında önemli bir teşviği de işverenlerimize kazandırmış olacağız.
Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum: Bu tür teşvikleri yaparken Orta Vadeli Program’la belirlenen mali disiplini bozmuyor, ek bir yük getirmiyoruz. Ama Muhalefete diyorum ki, “Sen ne yapacaksın, onu söyle. Sen ne yapacaksın?”
Değerli arkadaşlarım,
Son olarak güncel birkaç hususu da burada ifade etmek istiyorum…
Türkiye Cumhuriyeti, hepinizin çok iyi bildiği gibi Hakimiyet-i Milliye, yani Milli Egemenlik üzerine tesis edilmiştir.
29 Ekim 1923′ten, hatta çok daha öncesinde, 23 Nisan 1920′den itibaren Türkiye demokratik bir cumhuriyet hedeflemiş ve bu hedefine ulaşmak için de standartlarını her gün kademe kademe yükseltmiştir.
Kazanımlarımızın kaybedildiği, başa dönüldüğü, demokrasi mücadelesinin kesintiye uğradığı dönemler de olmuştur… Ama bu dönemler, milletimizin demokrasi arzusunu ve hedefini azaltmamış, tersine çok daha güçlendirmiştir.
Son 7 yılda, AK PARTi Hükümeti olarak, milletimizin arzu ve beklentileri doğrultusunda demokratik standartları daha da yükselttik ve modern demokrasi standartlarını yerleştirmek için tarihi önemde reformlar gerçekleştirdik.
Şunu burada bir kez daha altını çizerek ifade etmekte fayda görüyorum: Türkiye için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, güçlü demokrasiden başka bir tercih, yoktur, olamaz.
Bizim, anti demokratik her girişim karşısındaki tavrımız bellidir, nettir ve bu noktadaki samimiyetimizi de 7 yıl boyunca çeşitli vesilelerle ortaya koyduk.
Nevi şahsına münhasır bir demokrasi istemiyoruz.
Demokrasi üzerinde, hakimiyet-i milliye üzerinde vesayeti asla kabul etmedik, bugün de kabul etmiyoruz.
7 yıl boyunca, demokrasiye gölge düşürmeye çalışanlara, milli egemenliği hiçe sayanlara karşı, samimi, kararlı, cesur ve dik bir duruş sergiledik, ama dikleşmedik. Bundan sonra da ülke için, millet için, gelecek nesiller için bu dik duruşumuzu muhafaza edeceğiz.
Sevgili Kardeşlerim…
Hukuk dışılığın ülkeye istikamet vermesine izin vermedik, bugün de, yarın da buna yürütme olarak izin vermeyeceğiz.
Şunu da burada altını çizerek ifade etmekte fayda görüyorum…
Türkiye’nin demokratikleşme yolunda kaydettiği tarihi başarılar, demokrasinin tüm unsurlarının, devletimizin tüm kurumlarının desteği ve katkısıyla olmuştur.
Yasama da, yürütme de, yargı da Türkiye’nin daha demokratik standartlara ulaşması noktasında hemfikirdir.
Hiçbir demokratik unsurun, hiçbir kurumun demokrasi karşıtı gibi gösterilmesine, bu noktada haksız şekilde eleştirilmesine, yıpratılmasına göz yummayız, yumamayız.
Bakınız, bunu bir klişe olarak dile getirmiyorum… Kurumlar içinde suç işleyenler olabilir, yanlış yola tevessül edenler olabilir…
Bu kişi ya da kişiler, asla ve asla tüm kurumu bağlamazlar, bunu böyle bilmemiz lazım… Bu kişi ve kişiler üzerinden asla tüm kurumlar töhmet altında bırakılamazlar…
Yargımız, standartları yüksek bir demokratik sistemde olması gerektiği gibi, özgür bir şekilde, hür ve bağımsız bir şekilde görevini yapıyor.
Bütün kurumlarımız da, yargının işleyişine yardımcı oluyor, meselelerin netliğe kavuşması için elinden geleni yapıyor.
Başta muhalefet partileri ve medya olmak üzere buradan her kesime bir kez daha sesleniyorum…
Dedikodular üzerinden, söylentiler üzerinden, bilgi kırıntıları üzerinden, tahminler üzerinden yapılan her türlü yorum, yargının işleyişini zorlaştırdığı kadar, kurumlarımızı da haksız eleştirilerin odağı haline getiriyor.
Süreci istismar etmek, süreci yönlendirmeye çalışmak, meseleyi farklı yerlere çekerek buradan kendisine siyasi rant elde etme çabasına girmek, demokrasiye de, millete de, ülkemize de, kurumlarımıza da haksızlık ve insafsızlıktır.
Günlerdir, bunun altını çiziyorum, “kurumlar birbiriyle çatışıyor” şeklinde, sorumsuzca, kaygısızca açıklamalar yapılıyor, yorumlar yapılıyor…
Değerli Arkadaşlarım, Sevgili Konuklar…
Hiçbir kurumun hiçbir kurumla çatıştığı yok! Böyle bir şey söz konusu dahi olamaz!
Kurumlarımız uyum ve koordinasyon içinde anayasa ve yasalarda belirtilen görevleri yerine getirmektedirler, bunda en ufak bir tereddüt yok. Kurumlarımız arasında uyumsuzluk ve sıkıntı olduğu yönünde bir görüntü oluşturmaya çalışmak, büyük bir yanlıştır, Türkiye’ye zarar verecek bir sorumsuzluktur.
Muhalefeti bir kez daha sorumlu davranmaya davet ediyorum… Sözlerini, kelimelerini, kavramlarını, iddia ve ithamlarını gözden geçirmeye davet ediyorum…
Türkiye’deki her türlü gelişmeyi, ihanet gibi, hıyanet gibi, kurumlar arası çatışma, kargaşa, kaos gibi kavramlarla izah etmek; her türlü gelişmeyi bir istismar vesilesi olarak görmek; her türlü toplumsal olayı kışkırtma aracı olarak değerlendirmek sorumlu muhalefet anlayışı da değildir, sorumlu siyasetçi tavrı da değildir.
Bizim 86 yıllık demokrasi yolculuğumuz defalarca sınandı ve bu sınavlarda sınıfta kalanları artık biliyorsunuz, tarih hatırlamıyor.
Siyasetçilerimiz, siyasetçilerimiz kadar aydınlarımız, münevverlerimiz, entelektüellerimiz, yazarlarımız, kanaat önderlerimiz de bir sınamayla karşı karşıyalar aslında…
Demokratikleşme sürecine katkı verenleri inanıyorum ki tarih hayırla yad edecektir, gelecek nesiller hayırla anacaklardır…
Biz ne diyoruz, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi diyoruz… Bundan daha güzel ne olabilir?
Biz ne diyoruz, Demokratik Açılım süreci diyoruz… Bundan daha güzel ne olabilir?
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin içerisinde bunlardan daha güzel seçilecek başlık ne olabilir? Ve bununla biz 72 milyonun kaynaşmasını, 72 milyonun birbirine, evet, olumlu bir şekilde, barış ve kardeşlik içinde yaklaşmasını istiyoruz. İstediğimiz bu…
“Efendim, böyle bir şey yok ki!”, bunu sen söylüyorsun… Böyle bir şey yoksa o zaman, Ay-yıldızlı bayrağa sarılı tabutlar niçin geliyor? Demek ki var…
Bugün Sayın Bahçeli konuşuyor, “Kandil’e karşı ne yapıldı?” diyor… Sürekli olarak güvenlik güçlerimizin Kandil’e yaptığı operasyonları takip etmiyor musun, nasıl siyasetçisin sen?
Biz bunu daha ileri, daha öteye nasıl taşırız, bunun çalışmalarını yapıyoruz… Bu adımlar atıldığı zaman aynı şeyleri söylediniz… Adımlar atıldıktan sonra, şimdi de farklı farklı yaklaşımlar ortaya koyuyorsunuz…
Bu bir yerde de güvenlik güçlerimize karşı bir saygısızlıktır. Bu sınır ötesi operasyonlar, bakın bugüne kadar yapıldı, bugünden sonra da oradaki problemler çözülmediği sürece devam edecektir… Bizim terörle mücadeleyi durdurmamız bu noktada mümkün değildir…
Tarih Gazi Mustafa Kemal’i hayırla yad ediyor.
Tarih Adnan Menderes ve arkadaşlarını hayırla yad ediyor.
Tarih, Merhum Turgut Özal’ı hayırla yad ediyor…
Ama kimlerin hatırlanmadığını, kimlerin daha şimdiden hafızalardan silindiğini de sizler çok iyi biliyorsunuz…
Tekrar ediyorum: Demokratik süreç işliyor; demokrasinin tüm unsurları, tüm kurumlarımız samimi şekilde bu sürece destek veriyor.
Bize de düşen, sorumluluklarımız ve yetkilerimiz çerçevesinde bu sürece destek vermektir… Biz her zaman bunu yaptık, bunu yapmaya da devam edeceğiz.
2010 yılı yoğun bir şekilde, bu sürecin 780 bin kilometre karelik vatan topraklarında; başta bizler, tüm teşkilatımız olmak üzere, tüm aydınlarımızla, sivil toplum örgütlerimizle birlikte, bu süreci panellerle, konferanslarla, işleyeceğimiz süreç olacaktır…
2010 yılı, ekonomide olduğu gibi, demokratikleşme alanında, iç ve dış politika alanında Türkiye’nin yeni atılımlar gerçekleştireceği, yeni kazanımlar elde edeceği bir yıl olacaktır.
Bakınız, 2009′un son günlerinde AB müzakerelerinde 12′inci fasıl da açıldı. 1 Ocak 2009′dan itibaren AB Dönem Başkanlığı İspanya’ya geçti ve bu yeni dönemde sürecin çok daha hızlı ilerleyeceğine inanıyorum.
Kıbrıs konusunda 2010 yılı daha somut adımların atılacağı, daha somut neticelerin alınacağı bir yıl olacaktır düşüncesindeyim. Bu yönde de umutluyuz ve süreci hızlandırmak noktasında kararlıyız.
Milli Birlik ve Kardeşlik Süreci 2010 yılında çok daha fazla gündemimizde olacak… Tüm kışkırtmalara, tüm provokasyonlara, süreci baltalamaya yönelik tüm girişimlere rağmen bu süreci nihayete erdirmeye kararlıyız ve hız kesmeden yolumuza devam edeceğiz.
TBMM’de grup kuran Barış ve Demokrasi Partisi’nin, önümüzdeki süreçte sağduyulu ve sorumlu bir siyaset izleyeceğini; demokrasi ve hukukun birbirinin ayrılmaz cüzü olduğu hakikatini özellikle göz önünde bulundurarak yoluna devam edeceğine inanıyor, en azından bunu temenni ediyorum.
2010 yılı her yönden umutlarla dolu bir yıl… 2010 yılı her alanda azimle, kararlılıkla, millet için hizmet üretmeye devam edeceğimiz bir yıl.
Bir kez daha yeni yılın ülkemize, milletimize, insanlığa hayırlı olmasını diliyorum…
Bu haftaki Meclis çalışmalarımızın da başarılı geçmesini temenni ediyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

etiketler: ,